Bilim N°228

Sudan karaya ilk adımı atan canlının fosili bulundu

Kaynaklar: www.nature.com, www.diezeit.de, www.wissenschaft.de


Evrim için önemli bir adım daha atıldı: Devon döneminin sonlarına doğru balığımsı canlılar ilk kez denizden karaya adım atma cesaretini göstermişlerdi. Hayvanların sudan çıkarak, balıktan kara omurgalılarına evrilişini gösteren çok önemli kalıntılar, şimdi Kanada'da bulundu. Yeni fosil, hayvanların evrimindeki bir boşluğu doldurabilir.

Evet, canlıların sudan karaya çıkışı döneminini temsil eden yeni bir canlı fosili bulundu ve böylece balıkların karaya evrimi dönemi de aydınlığa kavuşmaya başladı. Sudan karaya çıkış, teorik olarak biliniyordu, fakat bugüne kadar bir hayvan fosili ele geçirilememişti.

Bilim adamları tarafından Tiktaalik roseae olarak isimlendirilen bu yeni fosil hayvan, yaklaşık olarak 383 ila 375 yıl önce ırmakların sığ sularında yaşıyordu.

Paleontologlar, canlıların karada hareket etmesine izin veren bacakların, nasıl geliştiğini gösteren bu türü, gerçek "kayıp halka" olarak tanımladılar.

Balığa benzer tetrapod Tiktaalik roseae ile ilgili kalıntılar, Philadelphia Doğa Bilimleri Akademisi'nden Ewdvard Daeschler, Chicago Üniversitesi'nden Neil Shubin ve Harvard Üniversitesi'nden Farish Jenkins tarafından bulundu.

Durumları iyi

Gayet iyi durumda olan fosiller, Kanada'ya bağlı Nunavut bölgesindeki Ellesmere Adalarında korunagelmiş. Fosilin bilim adı "Tiktaalik" bu adalarda yaşayan Eskimoların dilinden türetildi ve anlamı "büyük sığ su balığı".

Timsaha benzer bir kafası bulunan hayvanın yassı bedeni son kalıntılardan anlaşıldığı üzere yaklaşık olarak 1.20 ila 2.70 m uzunluğundaydı.

Paleontologlar sadece kafatasının 20 cm büyüklüğünde olduğunu söylüyorlar. Tiktaalik'in yaşadığı dönemde adalarda subtropikal bir iklim hüküm sürüyordu ve bölgede çok sayıda sığ ırmaklar akıyordu.

Edward Daeschler ve diğer araştırmacıların görüşlerine göre fosilin iskelet yapısı, hayvanın sığ sularda yaşamış olduğunun kanıtı. Zaman zaman sudan çıkan bu hayvan, belki de kısa süreler için karada yaşamış olabilir. Hesaplamalar, iskeletin, hayvanın ağırlığını suyun taşıyıcı etkisi olmadan da taşıyabilecek kadar güçlü olduğunu göstermekte.

Boynunu oynatıyordu

Hayvanın kemiksi pulları ve yüzgeçleri vardı, ancak ön yüzgeçleri bacağa doğru evrilmeye başlamış. Parmakları her ne kadar gelişmemiş olsa da hayvan, dört ayaklı canlıların ön ayaklarında görülen üst kol ve alt kol kemiğine, hatta daha sonraları gelişecek olan el kemiklerine bile sahip.

Araştırmacıların Nature dergisindeki yazılarına göre eklemler işlevini yerine getirebiliyordu ve hayvanın bedenini doğrultabildiği tahmin edilmekte. Ayrıca hayvanın boynu da hareketliydi ve bedeninin ön kısmını yukarı doğru bükebiliyordu.

Bilim adamları şimdi hayvanın görünümünü daha iyi anlayabilmek için biraz daha gelişkin türleri araştırıyorlar. Balık ve karada yaşayan hayvanların özelliklerini taşıyan canlılara ait fosiller daha önceleri de bulunmuştu. Sığ sularda "yürümeye" başladıkları sanılan balıklar yaklaşık olarak 385 milyon yıl önce, yüzgeçleri parmaklara doğru evrilmeye başlayan balıklar ise 365 milyon yıl önce yaşıyordu.

Tiktaalik gibi geçiş dönemlerine ait canlılar sayesinde bilim adamları bu dönüşümün ayrıntılarını araştırıyorlar. Yeni bulunan hayvanın kafasında görülen bir yapı, kulak biçimini almaya başlayan küçük bir solungaç yarığına benziyor. Ve uzun burnu da karada avlanacak biçimde değişime uğramaya başlamış.

Kulağa dönüşüm

Uppsala Üniversitesi'nden Per Ahlberg, Tiktaalik, aslında balık- tetrapod dönüşümünü temsil eden geçiş dönemini doldurmakta derken, Amerikan Doğa Tarihi Müzesi paleontologu John Maisey, kötü bir yüzücü olan hayvan olasılıkla sığ sularda yaşıyordu ve sadece düşmanlarından kaçmak için karaya çıkıyordu. Tetrapodlar çok uzun süre karada kalmazlar diye konuştu.

Daeschler ve Shubin evrim zincirindeki kayıp halkayı bulmak için 1999 yılında araştırmaya başladılar. Araştırmacıların hedefi Ellesmere adalarında, henüz omurgalı hayvanlar açısından araştırılmamış olan Devon dönemine ait kayalıklardı.

Issız araziye sadece hava yoluyla ulaşılabiliyordu ve hava koşulları çok kötü olduğu için bilim adamları sadece yazları iki ay kadar çalışabilmişler bölgede.

Sudan karaya ilk

İlk önce sığ suların varlığını gösterecek akarsu veya delta tortullarına ait bitki fosillerini arayan araştırmacılar, bu tür bitkilerin balık-tetrapot dönüşümünün gerçekleştiği bölgeler için iyi bir gösterge olduğunu söylüyorlar.

Böylece 2000 yılında aşınmış kayalıklarda tuhaf yüzgeçli fosillere rastladıktan sonra 2004 yılında kafatası ve çene parçaları bulmuşlar.

Tiktaalik, daha çok balık özellikleri gösteren Panderichthys ve karada yaşamaya başlayan Ichtyostega arasındaki boşluğu doldurabilir diyen Daeschler, Ellesmere adalarındaki kayalıkların, aradıkları döneme bir bakış açısı sunduklarını ve sudan karaya geçen fosilleri barındırabilecek uygun çevre koşullarına sahip olduklarını çok öncesinden tahmin ettiklerini de hatırlatıyor.

Yeni arayışlar

Araştırmacı bundan sonra diğer meslektaşlarıyla birlikte adalardaki tortullarda evrim zincirinde hala varlığını koruyan boşlukları tamamen doldurabilecek yeni fosiller bulabilmeyi umuyor.

Tiktaalik fosili hayvanların evrimi açısından kuşkusuz büyük bir önem taşıyor, fakat Darwin ve evrim teorisiyle ilgili karalama kampanyalarının sürmekte olduğu şu günlerde, altın değerinde olan bu bulgu akıllı tasarım yanlılarına sert bir tokat etkisi yapmış olmalı, hatta yapmalı da. Kanıtlar çoğalacak, bundan hiç kimsenin kuşkusu olmasın.

Ellesmere Adaları

Bir zaman gelecek tüm eksikler yap boz parçaları gibi yerli yerine oturacak. Evrimi kabul etmek bazıları için niçin bu kadar korkutucu?

Kanada adalarının en kuzeyde kalanları olan Ellesmere Adaları 1999 yılında Kuzeybatı topraklarından ayrılmıştı. 200.000 kilometrekarelik bir alanı kaplayan Ellesmere, birçok coğrafyacıya göre dünyamızın onuncu büyük adası. Ellesmere'in doğusundaki Kennedy Kanalı, ada ve Grönland arasında bir sınır oluşturmakta.

Ellesmere son derece sert iklim koşullarına sahip, kutup soğuklarına çöl kuraklığı eşlik ediyor. Yıllık ortalama sıcaklık 12 derece civarında ve yılda 12mm yağış düşüyor.

Bu koşullar altında liken ve yosun dışında neredeyse hiç bitki büyümese de Misk öküzü, Karibu (Caribou= Kuzey Ameria'ya özgü bir tür rengeyiği) ve kutup ayıları yaşamlarını sürdürüyorlar. Ellesmere 4000 yıl kadar önce Eskimoların ataları tarafından iskan edilmişti.

1616 yılında İngiliz denizci William Baffin ilk Avrupalı olarak adaları keşfetti ve daha sonraları da "Ellesmere Kontu" unvanını aldı. Adalarda günümüzde sadece birkaç yüz Eskimolu dışında bir meteoroloji istasyonunda birkaç bilim adamı ve "Alert" kampında da askeri personel yaşıyor.

Dünya Güneş'ten uzaklaşıyor
Alman fizikçilerinin son hesaplarına göre Dünya ve Güneş arasındaki mesafe 100 yılda bir on metre kadar açılmakta. Araştırma çerçevesinde son 120 yıl içindeki gözlemlere ait veriler yeniden sistematik olarak değerlendirilmiş.

Açıklama geçen haftalarda Alman Fizik Birliği'nde Claus L?mmerzahl tarafından yapıldı.

Fizikçi, Güneş ve Dünya arasındaki mesafenin niçin açıldığının yerçekimi fiziğindeki bilgiler ve yöntemlerle açıklanamadığını ancak bu gelişmenin iklim üzerinde etkili olmayacağını söyledi. Çünkü değişim kozmik ölçülere göre çok küçük.

Bilim adamının açıklayamadığı diğer bir fenomen de "Pioneer Anomalisi". Bu fenomen yetmişli yıllarda Dünyamızı terk eden ve şu sıralar güneş sisteminin sınırlarına ulaşmış olması gereken Pioneer uzay sondalarına göre adlandırıldı. Sondalar burada bilinmeyen bir kuvvet tarafından frenlenmişler ve bu konuda şimdiye dek herhangi bir açıklama getirilemedi.

Ay'a yolculuk rekabeti kızıştı

Amerikan uzay ajansı Nasa'nın Ay'da su aramak için uydumuzun güney kutbundaki bir kratere iki vuruş yapacağını açıklamasından kısa bir süre sonra, Rusya, Amerikalılardan önce uzaya kozmonot gönderebileceğini açıkladı.

Dünyamızın uydusu yeniden uzay ajanslarının ilgi odağında. Üstelik bu seferki "yarışta" Amerika ve Rusya dışında Çin de var. Ay yolculuklarından başka istasyon planları da yapılmakta. Rusların Roskosmos uzay ajansından yapılan açıklamaya göre insanlı Ay yolculukları 2015 yılından itibaren başlayabilecek. Hatta RKK Energija uzay yolculukları kuruluşu şefi Nikolai Sevastjanov, Rusların 2012 yılında Ay'a inebileceklerine inanıyor.

Altmışlı yıllardaki rekabet tekrarlanacak olursa bu sefer üçlü bir yarış çıkacak sahneye. Çünkü Çinlerin de planları var. Çin uzay programının şefi, Ay'ın araştırılmasını dört yıl önce planlamıştı. Çin, tıpkı Dünyamızda olduğu gibi Ay'ın kuzey ve güney kutuplarında iki istasyon kurmak istiyor. Bu projenin de 2010 yılına dek gerçekleşmesi beklenmekte.

Gerçi Çin insanlı uzay uçuşlarına daha yeni başladı ama bu konuda çok iddialı ve gelişmeler son derece hızlı seyrediyor. Çin bu amaçta Sovyet-Rus teknikleri kadar Amerikan teknolojilerini de geliştirerek kullanıyor. Rus uzay uzmanı Andrej Vaganov'un FBI'dan edindiği bir kaynağa göre Çin'in Amerika'da teknolojik bilgileri toplayan yaklaşık 3200 firması bulunuyor.

Çinliler edindikleri son bilgilerle, normalde on yılda gerçekleştirilebilen gelişmelerin altından iki ila üç yılda kalkabiliyorlar. Vaganov, Ay istasyonuyla ilgili rekabetin dünya politikasında belli başlı faktör haline gelebileceği kanısında. Ay eşsiz bir askeri potansiyel sunuyor. Dolayısıyla da dünyayı gözlemlemek için ideal bir gözlem merkezi.

Rusların ilgi alanı daha çok Ay'daki hammaddeler. Sevastjanov, Ay'da döteryum ve helyum 3 elde edilmesini ve dünyaya taşınarak gelecekte ekolojik ve temiz füzyon santrallerinde kullanılmasını önermekte. Uydumuzda bulunun rezervler, tüm dünyanın ihtiyaçlarını binlerce yıl karşılayabilir diyor uzman. Sojus uzay istasyonunun kurulduğu yerde şu sıralar Ay uçuşları için bir konsept düşünülmekte. Taşıma sisteminin temeli, seri üretilen roketler, motor blokları ve uzay gemileri gibi halihazırdaki tekniklerden oluşacak.

Ruslar altmışlı yıllardan bu yana Ay yolculuklarıyla ilgili bilimsel-teknik gelişmeler üzerinde yoğun bir şekilde çalışıyorlar. Uzay teknikleri konusunda uzmanlaşmış Lavoçkin Üretim Birliği kuruluşunda önemli bir hareketlilik var. Bir zamanlar insansız uzay gemisi "Lunachod"u geliştirilen kuruluş, üç ila dört yıl içinde modern bir "Lunachod" üretecek. Ruslar Ay istasyonu için uluslararası bir proje düşünüyorlar.

Fazla enerji, yıldızları soğutuyor
Gündelik yaşamda fazla enerji, daha hızlı, daha sıcak veya daha aydınlık anlamına gelir. Fakat bu bağlantı astrofizikte her zaman geçerli olmayabiliyor. Fazla enerji yıldızları soğutabiliyor da. Bu ters etki belki de Güneşimizin yedi milyar yıldır neden hep aynı kuvvette ışıdığını açıklamakta.

Viyana Üniversitesi fizikçileri Harald Posch ve Walter Thirring, bu fenomeni son derece basit bir mekanik modelle açıkladılar. Güneşin göreceli olarak sabit bir kuvvetle ışımasından iki büyük kuvvet sorumlu. Kütle çekimiyle bir arada tutulan çekirdek füzyonu, karşı basıncı sağlamakta. Mesela termonükleer ısı kaynağının güçlenmesi halinde biz bunu Dünyadan fark etmeyiz. Oysa enerji akımı Güneşi "şişirerek" dıştan içe doğru hafifçe soğumasına yol açar.

Termonükleer süreçler zayıfladığında ise Güneşin kütlesi yoğunlaşır ve daha kızgın hale gelir. Posch ve Thirring, bu etkiyi gösteren basit bir model geliştirdi. Model, yıldız araştırmalarındaki simülasyonlar için büyük bir önem taşımakta. Soğutucu ısı ve kinetik enerji arasındaki karşılıklı etki, mesela yıldızdaki çekirdek "yakıtının" tükenmesi yüzünden durursa, bundan sonraki süreçleri her şeyden önce kütle belirliyor diyor fizikçiler.

Uzaydaki 'Kahverengi Cüceler' tartıldı
Amerikalı bilim adamları ilk kez Kahverengi Cücelerin kütlesini doğrudan doğruya ölçmeyi başardılar.

Söz konusu Kahverengi Cüceler, Dünyamızdan yaklaşık olarak 1400 ışık yılı uzaklıkta, Büyük Orion Bulutsusunda yer alıyor ve birbirlerinin çevresinde dönüyorlar. Bilim adamları yörüngelerini kesin bir şekilde ölçerek, iki gökcismin kütlesini belirlediler.

Bu gelişme astronomlara, kütle ve, parlaklık ve sıcaklık gibi fiziksel ölçümlere izin vermekte. Böylece gelecekte diğer Kahverengi Cücelerin kütleleri de belirlenebilecek. Teoriye göre Kahverengi Cücelerin kütlesi Jüpiter kütlesinin 13-75 katı.

Buna göre Kahverengi Cüceler gezegenlerden daha fazla kütleye sahip ama "gerçek" yıldızlardan daha "hafifler". Kütleleri, içlerindeki çekirdek füzyonunu sürekli ateşlemeye yetmiyor. Ağırlıkları ölçülen iki Kahverengi Cüce yaklaşık on milyon yıl yaşında. Yani astronomik açıdan daha genç sayılırlar. Bu yüzden de kütlelerine rağmen neredeyse Güneşimiz kadar büyükler. Kahverengi Cüceler yaşlandıkça küçülür ve ısı kaybederler.

Teorik olarak yoğun kütleli olan Cüce'nin daha kızgın olması gerekirdi. Ama ölçümler daha hafif olan Kahverengi Cücenin 140 derece daha kızgın olduğunu göstermekte.

Astronomlar iki gökcismin farklı zamanlarda ve Orion bulutsusunun farklı bölgelerinde oluştuklarını tahmin ediyorlar. Yani yoğun kütleli daha yaşlı olmalı ve bu yüzden de daha soğuk diyor bilim adamları.

Stephen Hawking: Şöhretin doruğundaki bilimci
Günümüzde eğer şöhret internet ortamında adınızın ne kadar sıklıkta yer aldığıyla ölçülüyorsa, o halde Stephen Hawking'i en tepeye yerleştirebilirsiniz. Nitekim Google'da Stephen Hawking yazıp tıkladığınızda karşınıza 1.670.000 yanıt çıkıyor; bu rakam Lady Diana'nınkinden bile kat be kat fazla (540.000)!

Sadece bilgisayar aracılığıyla konuşabilen ünlü fizikçi ve dünyada 33 dile çevrilen ve on milyon kişi tarafından okunan Zamanın Kısa Tarihi adlı kitabın yazarı Stephen Hawking'le Science et Vie dergisi bir söyleşi yayımladı. Bugünlerde hastalığının ilerlediği açıklanan Hawking ile yapılan son görüşmeden bir derleme yayımlıyoruz.

Cambridge'e doğru kendisiyle görüşmeye giderken kelimenin tam anlamıyla olağanüstü bir adamla karşılaşacağımızın farkındaydık.

Görünüşe göre, hiçbir şeyden korkmuyormuş gibi duran birisi... Özellikle de yaşamaktan korkmayan... Doktorlar 1963 yılında kendisine, kaslara komut veren nöronların tahribiyle ortaya çıkan, tedavisi imkansız amyotrofik lateral skleroz hastalığı tanısı koyduklarında en çok iki yıllık ömür biçmişlerdi.

O sıralarda 21 yaşında olan ve Oxford'da doğal bilimlerdeki öğrenimini başarıyla tamamlayan Stephen Hawking, doktorları haksız çıkararak ölmediği gibi, dört çocuk sahibi de oldu.

Ancak Stephen'ın hayatında çok daha başka bir tutku vardı. Kendisi 1993 yılında yayımlanan Kara Delikler'de ne yapacağına daha 13 yaşında karar verdiğini belirterek şöyle diyordu: "Fizik ve astronomi nereden geldiğimizi ve niçin orada olduğumuzu anlama umudu veriyordu. Evren'in derinliklerini keşfetmeyi arzuluyordum."

Kurtarıcısı: Çocukluk düşü

Bedeni kendisinden uzaklaşmaya başladığında Stephen Hawking çocukluk düşünü gerçekleştirmeye başladı: Cambridge'de kozmoloji tezi.

Aynı zamanda, daha sonra karısı olacak ve de Zamanın Kısa Tarihi adlı kitabını adayacağı Jane Wilde'la da tanıştı.

Stephen Hawking hastalığını yenemedi ama hastalığın da kendisini yenmesine izin vermedi. Kendisi halen 63 yaşında ve üç çocuk ve de bir torun sahibi; Jane'den boşanıp hemşirelerinden biri olan Elaine Mason'la ikinci evliliğini de gerçekleştirdi.

Hastalık onu yavaş yavaş hareketsizliğe ve sessizliğe mahkum ettiğinde, çocukluk düşlerine sığınarak hayata tutunmayı başardı. Kozmosun derinliklerini keşfe çıktı: Ceviz Kabuğundaki Evren (2001) adlı kitabında Hawking, Shakespeare'in Hamlet'inde dünyanın vasatlığı karşısında isyan eden genç senyörün sözlerini alır:"Kendimi bir fındık kabuğuna kendimi hapsedip, uçsuz bucaksız uzayın kralı olarak görebilirdim."

Evren'in gerçek doğasını keşfetmek amacıyla da Hawking bu düşünce yolculuğundan önemli kazanımlar elde eder.

Buna göre, örneğin Einstein'ın rölativitesi zorunlu olarak bazı özellikler ortaya koyuyor: Bazı yerlerde Ğyani kara deliklerĞ yerçekimi uzayı ve zamanı o kadar deforme ediyor ki, bu yerler tanımlanamaz hale geliyor.

Ya da kara delikler sanıldığı kadar kara değiller ve çok hafif bir radyasyon yayıyorlar ("Hawking radyasyonu" da deniyor). Kendisi sanki hastalığına karşı sürdürdüğü olağanüstü savaşımında yaşamak ve düşünebilmek için sıra dışı bir kuvvet bulmuştu.

Newton'un kürsüsünde!

Stephen Hawking, Galile'nin ölümünden tam 300 yıl sonra, yani 8 Aralık 1979'da, Cambridge Üniversitesi'nde Newton'a verilmiş olan matematik kürsüsüne layık görüldü.

Hiyerarşik olarak onun bir üstü olan Tim Badley Hawking'le ilgili olarak şunları söylüyor:

"Görevine son derece bağlıdır. Her gün gelir ve departmanın işlerine faal olarak katılır. Fikir verir, eleştirileri formüle eder. Bedeni ona bir şey veremese de karakteri çok güçlü ve mizah duygusu var, düşüncelerini en derinliklere kadar dile getirmekten çekinmez. Kendisi başka insanların yaptığı her şeyi kuşkusuz yapamıyor, örneğin lisans öğrencilerinin derslerine düzenli katılamıyor".

Bununla birlikte, Hawking her salı sabahı bürosunda yapılan toplantılara düzenli olarak katılıyor. Meslektaşı Christophe Galfard, Hawking'in ufuklarını açtığını, müthiş bir sezgiye ve sorunları göz önünde canlandırabilecek şekilde ele alma yeteneğine sahip olduğunu belirtiyor.

Sınırsız evren fikri

Diğer pek çok fizikçi gibi Hawking de, Einstein'ın yerçekimiyle kuantum fiziğini birleştirebilecek bir teori arayışında.

Ancak özellikle de en büyük arzusu Evren'in bir hiçten doğduğunu, ne bir "yaratıcı"nın ne de özel koşulların sonucu olduğunu kanıtlamak.

Fransız öğrencilerinden biri, "Tanrı'nın niçin sorusunu ortadan kaldırdığı düşünülür, oysa Stephen cevap bulmak istiyor. Fiziğe felsefi bir yaklaşımı var" diyor.

Bu hedefe varabilmek için de en uç noktalara götürebildiği modeli, 80'li yıllarda gündeme gelen "sınırsız" bir evren fikrine dayanıyor. Diğer fizikçilerin görüşlerine göre, bu modelin dayandığı matematik henüz kanıtlanamayacak kadar kırılgan. Bununla birlikte, Hawking'in çalışmaları bilim çevrelerinde saygı uyandırıyor.

Kozmolog Marc Lachieze- Rey, Stephen Hawking'in ortalama araştırmacılardan çok daha akıllı olduğunu, son derece ilginç fikirler ortaya koyduğunu kaydediyor. Onun en ateşli savunucuları da kendisini Einstein'la karşılaştırıyorlar.

Thibaud Dumour, Einstein'ın bir dahi olduğunu, Hawking'in ise Einstein olmadığını belirtmekle beraber, yerçekimi, kuantum mekaniği ve termodinamik arasında ilk kez bağ kurduğu için çok önemli bir bilim adamı olduğunu kaydediyor. 1974'teki ışınım ve kara delik teorisinin de büyük bir keşif olduğunu ekliyor.

Nihayet randevu saatinde Stephen Hawking'in odasına girdiğimizde, üzeri denklemlerle dolu büyük bir kara tahta gözümüze çarpıyor.

Konuşma aygıtından yayılan metalik bir ses bize "hoş geldiniz" diyor. Yanına oturuyoruz ve söyleşi başlıyor.

Soruyoruz: "Okurlarımız hep bize iki aynı soruyu yöneltiyorlar: Evren'in dışında ne var ve big bang'den önce ne vardı? Biz de hep aynı yanıtı veriyoruz: Hiçbir şey. Ancak okurlarımız tatmin olmuyorlar. Onları az çok tatmin edebilecek bir yanıtınız var mı?"

Stephen Hawking'in yüzünde tuhaf bir gülümseme beliriyor. Ya da daha doğrusu, hala yapabildiği ender hareketlerden biri olan üst dudağı hafifçe kıvrılıyor. Soru onu eğlendiriyor mu? Gülünç mü buluyor? Kuşkusuz kendisi bu konuda zaten o kadar düşündü ki memnun edici bir yanıt olmadığını biliyor...

Ancak olağanüstü bir çabayla yanıt vereceğini sezinliyoruz. Sonsuz bir sabırla önündeki ekranda bir harf seçip göz kırpıyor. Bip. Gözlüğünün üzerindeki alıcı harfi algılıyor. Ve dakikalar geçtikçe, bip'ler arka arkaya sıralanıyor.

Gerçeküstü ortam

Sanki gerçeküstü bir ortamdayız. Sekreteri Judith elinde bir not defteriyle, her kelimeyi not ediyor. Ara sıra hemşire de gelip ağzını siliyor, kafasını kaldırıyor.

Sanki zaman durmuş gibi. Nihayet bir yarım saat sonra bakışları bizimkine odaklanıp metalik ses sessizliği bozuyor:

"Bazı modern teorilere göre, Evren yüksek boyutsal alanda bir yüzey üzerinde yer alır. Kanımca Big Bang'den önce ne olduğunu sormak Kuzey Kutbu'nun kuzeyinde neler olup bittiğini sormaya benzer. Sadece tanımlanmadığını söyleyebiliriz, hepsi bu."

Hepsi bu mu gerçekten, diye sormaya yelteniyoruz. Yanıt çok kısa. Belki de biz çok fazla şey bekliyorduk.

Stephen Hawking kahin değil. Kendisi, çok uzun ve her dakikası hesaplı üç saatini bize ayırdı. Çok şımardık. Artık ayrılma zamanı geldi. Hafifçe eline dokunuyoruz. Metalik ses, "Bay bay, tanıştığımıza memnun oldum" diyor.

Kampüsten ayrılırken güneşin hiç de ummadığımız kadar parladığını fark ediyoruz.

'Evren, HİÇLİK'ten kendiliğinden doğdu'

"Bana esin kaynağı olan bilimciler Galile ve Einstein'dır. Galile gözlemin önemini kavrayan ilk bilim adamıydı; Einstein ise en büyüğüydü."

Zamanın Kısa Tarihi'ni ve ardından Zamanın Daha da Kısa Tarihi'ni yazdınız. Sizce öykünün sonu ne olabilir? Evrenden geriye ne kalacak?

Bu mizahi bir başlık. Amacım evrenin daha kısa ve daha açık bir tarihini yazmaktı.

Okurlarımızın çoğu hep aynı soruyu soruyor: Evrenin dışında ne var? Big Bang'den önce ne vardı? Bizler de hep aynı yanıtı veriyoruz: Hiçbir şey. Bu da onları tatmin etmiyor. Onları daha memnun edecek bir yanıtınız var mı?

(Gülümseme...) Bazı modern teorilerde Evren bir yüzeyin üzerinde, ilave boyutlar içeren bir uzaydadır. Kanımca Big Bang'den önce ne olduğunu sormak kuzey kutbunun kuzeyinde neler olup bittiğini sormaya benzer. Bu henüz tanımlanmış değil.

Kitabınızda defalarca Tanrı'dan söz ediyorsunuz. Tanrı'yla tam olarak neyi kastediyorsunuz?

Tanrı sözcüğünü, Einstein'ın doğa yasalarında yaptığı gibi kişisiz bir bağlamda kullanıyorum.

Sizin Evren'in tarihinde hiçbir başlangıç koşulu olmadığı fikrine dayanan kozmolojik modelinizin bir başlangıç, bir "yaratıcı" gerekliliğinden kurtulmanın en iyi yolu olduğuna inanıyor musunuz?

Big Bang sırasında Evren çok küçük, çok sıcak ve çok yoğundu. Bu duruma hangi başlangıç koşullarının uygulanması gerektiğini hayal etmek çok zor. Bu sorunu ele almanın yöntemi bir tür uzay boyutundan başka bir şey olmayan hayali zamana gitmek ve Evren'in sınırı olmadığını varsaymaktır. Böylece başlangıç koşullarını arama gerekliliği ortadan kalkar. Normal zamana dönerek, hiçlikten kendiliğinden doğan bir evren bulunur.

Sizce bu model deneysel olarak kanıtlanabilir mi ve de nasıl kanıtlanabilir?

"Sınırsız öneri" gözlemlerle uyumlu, şişkin bir evreden geçen bir evren öngörüyor.

Dünya dışında yaşam varsa, bu yaşam bizlerin tanıdığına benzer mi farklı mı?

Dünyada zeki bir yaşam var mı?... Şaka bir yana, başka yerde zeki bir yaşam varsa çoktan dünyayı ziyarete gelmiş olurdu.

Bilim adamları arasında size esin kaynağı olan hangileridir ve niçin?

Galile ve Einstein. Galile gözlemin önemini kavrayan ilk bilim adamıydı; Einstein ise en büyüğüydü ama iyi olan şu ki, her şeye rağmen kuantum mekaniği gibi birkaç "kör noktası" oldu.

Eğer Galile ve Einstein'la karşılaşsaydınız, onlara ne derdiniz?

Galile çağdaş bilimle ilgili her şeyi bilmek isterdi. Sanırım çabuk da öğrenirdi. Einstein'a ise kara delikler hakkında yanıldığını söylerdim.

Halihazırdaki projeleriniz neler?

Kara delikler üzerinde çalışıyorum.

Yerçekimiyle kuantum fiziğini kara delik düzeyinde birleştiren S=1/4A denklemini (S, kara deliğin entropisi ve A da yüzölçümü) görmek isteyeceğiniz doğru mu?

(Gülümseme...) Şaka yapamam çünkü insanlar beni ciddiye alıyor ama bu gurur duyduğum bir denklem.

Hawking kimdir?

1942: Stephen Hawking Oxford'da doğdu; babası tropikal tıp araştırmacısı, annesi de bir doktor kızıydı.

1959: Onun doktor olmasını isteyen babasının hoşuna gitmek için Oxford'da doğal bilimler öğrenimine başlar. Bu arada, hareketlerinde de yavaş yavaş bir bozulma ortaya çıkar.

1963: Nihayet matematik ve teorik fiziğe odaklanmaya başlamışken, doktorlar amyotrofik lateral skleroz tanısı koyar ve iki yıllık ömrü kaldığını söylerler.

1965: Çok zor günler geçirse de ilk eşi Jane sayesinde toparlanmayı başarır; Cambridge Caius College'de araştırmacı olarak çalışmaya başlar. Konuşması bozulmaktadır.

1970: İngiliz Roger Penrose'la "Penrose-Hawking özgünlük teoremi"ni ortaya koyar; buna göre, genel rölativite zorunlu olarak "özgünlükler"i de beraberinde getirmektedir; bir başka deyişle, bu noktalarda yerçekimi uzay ve zamanı o kadar deforme eder ki bunlar tanımlanamaz hale gelir; yani kara delikler ortaya çıkar

1974: Cambridge Üniversitesi'nden uygulamalı matematik ve teorik fizik bölümüne geldikten bir yıl sonra kara deliklerin o kadar da kara olmadıklarını belirler; bunlar ışınım yayıyorlardır. Kariyerinin en önemli bu keşfi ilk kez yerçekimi, kuantum mekaniği ve termodinamiğin bir araya getirilmesini sağlar. Stephen artık ne tek başına yemek yiyebilmekte ne de yerinden kalkabilmektedir.

1979: Hawking, 1669 ila 1701 yılları arasında Newton'a layık görülen bir konum olan, Cambridge Üniversitesi, matematik bölümünde Lucasian profesörü olur. Bu profesörlük kürsüsü 1663 yılında parlamento üyesi olan Henry Lucas tarafından kurulmuştur. Ünü artık dar bilim çevresinin dışına taşmıştır.

1983: Amerikalı James Hartle'la beraber, sınırsız bir evren hipotezini geliştirir; bu hipoteze göre, ilk başta bir tür açık bir küre olan, zaman ve uzayın boyutlarının iç içe geçtiği bir Evren söz konusudur. Evren'i kimin yarattığı ya da Big Bang'den önce neler olduğu sorusu gereksizdir; Big Bang kürenin güney kutbu olarak tanımlanabilir ve zamanın da bu güney kutbundan uzaklaştıkça uzayın diğer boyutlarından doğmuş olduğu varsayılabilir.

1988: Zamanın Kısa Tarihi'ni yayımlar. Evren'le ilgili bilimsel veriler, zaman içinde yolculuk eden kara delikler hakkında herkesin anlayabileceği bilgiler sunan kitap ilk kez aynı türdeki kitaplardan farklı olarak çok geniş kitlelere ulaşır. Tüm dünyada hemen best - seller olur.

1993: Kendisinin bile beklemediği derecede bir ilgiye karşılaşan Zamanın Kısa Tarihi'nin ardından otobiyografik olduğu kadar bilimsel ya da felsefi konuları da ele alan bir dizi denemeden oluşan Kara Delikler ve Bebek Evrenler'i yayımlar.

2001: Yine büyük bir ilgi gören Ceviz Kabuğundaki Evren başlıklı kitabında, teorik fizikteki yeni gelişmeleri ele alır.

2004: 2003 yılı sonunda zatürree nedeniyle aylarca hastanede kalır. Temmuzda medya önüne çıkıp bilimsel bir bahsi kaybettiğini açıklar: Düşündüğünün aksine, kara deliğe düşen nesnelerle bağlantılı bilgi kaybolmamaktadır. Bu da zaman içindeki ya da başka evrenlere doğru yolculukları mahkum ederken, kuantum mekaniği yasalarını da daha fazla saygı göstermektedir. Stephen ve Fransız öğrencisi Christophe Galfard halen bu fikrin matematiğini göstermeye çalışıyorlar.

2005: Hawking'in yapımı için gerekli fonların bulunmasını sağladığı, Cambridge Üniversitesi'ndeki matematik bölümünün yeni binaları haziran ayında Kraliçe Elizabeth tarafından açıldı. Ekim sonunda ise Zamanın Kısa Tarihi'nin daha basitleştirilmiş bir şekli olan Zamanın Güzel Tarihi yayımlandı.

Hastalara aktarılan yapay biyolojik mesaneler saat gibi çalışıyor

Kaynak: www.innovations-report.de, www.heisse.de, www.wissenschaft.de, www1.wfubmc.edu/News
Laboratuvarda, hastaların kendi hücrelerinden üretildikten sonra bedenlerine aktarılan idrar keseleri ilk klinik deneylerde başarılı sonuçlar verdi. Wake Forest Tıp Okulu'nda Anthony Atala ile çalışan araştırmacılar böylece ilk kez tüm bir organ ürettikten sonra hastaya aktaran ilk ekip oldu.

Wake Forest Üniversitesi Tıp Okulu'na bağlı Rejeneratif Tıp Enstitüsü bilim adamları, yedi çocuk ve gence dört yıl kadar önce ilk kez kendi hücreleriyle laboratuvarda üretilen idrar keseleri nakletmişlerdi. Araştırmacılar şimdi The Lancet dergisinde, hastalara aktarılan organların hiçbir komplikasyona yol açmadığını ve mesanelerin gayet iyi çalıştığını yazıyorlar.

Başarı, on altı yıllık çalışmanın bir ürünü. Atala şu sıralar meslektaşlarıyla birlikte kalp ve pankreas üretimi üzerinde çalışıyor.

Tıpta önemli bir adım sayılan laboratuvarda sidik torbası üretimi, organ nakli sorunu olduğu kadar etik açıdan tartışmalı olan embriyonik kök hücre kullanımı için de bir çözüm olabilir.

Hastadan alınan mesane hücrelerinin, biyolojik olarak indirgenebilen bir gövde üzerinde yetiştirilmesiyle elde edilen yapay organlar, bağışçı organ naklinde olduğu gibi bağışıklık reaksiyonuna neden olmuyorlar.

Mesane sorunları

Atala'nın araştırmasına yaşları 4-19 arasında değişen ve sırt omuriliklerinde "spina bifida" bozukluğu olan çocuklar ve gençler katılmış. Bu kalıtsal bozukluğa bağlı olarak sinir sisteminde meydana gelen komplikasyonlar, mesanenin boşaltılmasında yaşanan zorluklarla birlikte böbreklerde de önemli hasarlara yol açabiliyor.

Mesane dokusundaki elastikiye eksikliği böbreklere baskı yaptığı için, hastalar idrar tutma sorunu yaşıyordu. Ayrıca böbreklerde bozukluk riski de büyüktü. Aslında bu durumlarda hasar gören sidik torbası, damardan veya mideden alınan doku nakliyle onarılabilmekte. Ancak bu operasyon, semptomlarda önemli bir iyileşme sağlasa da ciddi yan etkiler de beraberinde getirmekte.

Hastalarda metabolizma bozuklukları ve böbrek taşları oluşmakta. Mesanede aşırı mukoza üretimi hastalara rahatsızlık vermekte. Dahası, kötü huylu hastalık riski de yükseliyor.

Nasıl yapıldı?

İşte bilim adamları bu nedenle halihazırdaki tedavi yöntemine alternatif olabilecek yedek doku üretim yöntemleri arıyorlardı. Wake Forest Üniversitesi araştırmacıları tarafından elde edilen başarılı sonuçlar iyi bir alternatif olabilecek nitelikte.

Araştırmacılar ilk adım olarak hastalardan, biyopsi yoluyla mesaneden hücreler almışlar. Yapay sidik torbası üç farklı hücre tipinden üretilmiş. Dışta kas hücreleri, içte ürotelyum ve arada bağdokusu bulunuyor.

Kas hücreleri ve ürotelyum hücreleri önce besleyici dokularda ayrı ayrı çoğaltıldıktan sonra, her hastaya özel olarak polimer ve bağdokusundan tasarlanan bir gövde üzerine aktarılmışlar.

Hücrelerin bu gövdeyle "birleşmesi" için bilim adamları iki ay kadar beklemişler. Bu şekilde hazırlanan organlar, yaşları dört ila on dokuz arasında değişen yedi hastaya aktarıldıktan sonra hastaların durumu dört yıl boyu takip edilmiş.

Yan etki yok

Yapay mesaneler, damar dokusuyla onarılanlar kadar iyi işliyor, ama buna karşın hiçbir yan etki göstermemişler bugüne kadar. İdrar kaçırma ve böbrekler üzerindeki baskı iki ila dört yıl içinde önemli ölçüde azaldı, diyor araştırmacılar.

Bununla birlikte sinir sistemindeki bozukluk yüzünden yeni mesanelerin de bir sondayla günde birkaç kez boşaltılması gerekiyor. Ama en azından hasarlı organdan daha elastikler ve idrarı daha iyi tutabiliyorlar.

Yapay mesane nakliyle elde edilen sonuçlar, standart cerrahi girişimlerle edilenler kadar başarılı. Ama yeni yöntem ayrıca damardan ve mideden doku alımını gereksiz kıldığı için bu organlar hasar görmemekte.

Illinois Üroloji Enstitüsü'nden Steve Chung, The Lancet dergisinde, Atala'nın meslektaşlarıyla birlikte tıp araştırmalarında önemli bir adım attığını söylüyor.

Önemli adım

Ancak Atala'nın araştırmasına katılanlar çocuk ve gençlerden oluştuğu için, yaşlı hastalardan alınan mesane hücrelerinin de beden dışında bu kadar iyi büyüyüp büyümeyecekleri bilinmiyor henüz.

Kanserli organdan alınan hücrelerin laboratuvarda çoğaltılmasının mantıklı olup olmayacağı da tartışılması gereken diğer bir konu.

Ve tüm bunların dışında yeni organda sinirlerin ne şekilde çoğaltılacağı da çözülmüş değil henüz. Sidik torbası göreceli olarak basit bir organ. Fakat Atala buna rağmen mesane naklini, rejeneratif tıbbın geleceğini kanıtlayan önemli bir adım olarak görmekte.

Kaynak bol

Sonuçta bugüne kadarki en başarılı organ nakli sayılan bu çalışma, çok sayıda organ ve doku üretimine izin vererek, özellikle de uzun süre organ nakli için sırada bekleyen hastaların yaşamın kurtarabilecek.

Atala aynı zamanda Amerikan Ulusal Rejeneratif Tıp Vakfı'nın yöneticisi. Vakıf, askerlerdeki yanıkların tedavisini ve yeni uzuvların yetiştirilmesini araştıracak, Askeri Tedavi ve Rejenerasyon Konsorsiyumu kurmak için hükümetten bir milyon Dolarlık ödenek aldı.

Atala, yapay mesane araştırmasının başarısına rağmen, yöntemin yaygın olarak kullanılabilmesi için yeni araştırmaların yapılması gerektiğini söylüyor. Bundan sonra gerçekleştirilecek klinik testler için Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi'nden onay alınacak.

Kalsiyum hapları da palavra mı?
Son günlerde sonuçlandırılan iki çalışma kalsiyum haplarının osteoporoz ve kolorektal kanserlerine karşı koruyucu etkisinin çok az olduğunu ortaya koydu.

36.000 kadın üzerinde sürdürülen geniş kapsamlı bir çalışmada, menopoz dönemi sonrasındaki sağlıklı kadınlara 7 yıl boyunca standart kalsiyum ve D vitamini verildi. Bu dönemin sonunda ilaçların omur, kol ve kalça kırıkları açısından belirgin bir etkisinin olmadığı görüldü.

Yalnızca kalça-kemiği yoğunluğunda yüzde 1 oranında bir düzelme olduğu bildirildi. Ancak vitamin-mineral bileşimini 5 günün 4'ünde kullanan kadınlarda kalça kırıklarının yüzde 29 oranında azaldığı tespit edildi. Ayrıca 60 yaşının üzerindeki kadınlarda kalça kırıkları yüzde 21 azaldı.

Time dergisinde yer alan habere göre, ikinci bir çalışmada da kolorektal kanser üzerinde kalsiyum haplarının yarar sağlamadığı ortaya çıktı. Ancak bu kadınlar kolorektal kanser riski taşımıyordu.

Diğer çalışmalar ise bağırsaklarındaki polipler daha önce ameliyat ile alınmış kadın ve erkeklerde kalsiyum hapları kullandıkları zaman polip oluşumunun azaldığı tespit edildi.

SİHİRLİ DEĞNEK DEĞİLLER

Bütün bu çalışmalardan çıkartılacak mesaj, kalsiyum ve D vitamini bileşiminin sihirli bir değnek olmadığı idi. Kaldı ki bu ilaçları kullanmak isteyenlerin de her gün aksatmadan almaları gerekiyor.

ABD'de yürütülen çok geniş kapsamlı bir çalışma olan Kadın Sağlık İnisiyatifi'nin bir parçası olan bu son çalışmaların yakın bir tarihte yalanlanacağı düşünülmüyor. Çünkü araştırmacılar bu söz konusu çalışmalarda kalsiyumun yararlarını olabilecek en bilimsel yöntemlerle ve çifte-kör, plasebo kontrollü deneylerle test ettiler.

Ancak deneylerin bazı yönlerinin sorgulanabileceği düşünülüyor. Deneye katılan kadınların yarısı, kemik yoğunluğunu artırdığı bilinen hormon tedavisi görüyordu.

Dahası, çalışmalara katılan deneklerin pek çoğu, yedikleri yemeklerden ortalama bir Amerikalı kadından daha fazla kalsiyum ve D vitamini alıyordu. Belki de vitamin takviyesi en fazla ihtiyacı olana daha fazla yarar sağlıyor olabilir. Nihai olarak deneye katılan kadınların tıknaz olması da kemiklerinin sağlamlığında önemli bir rol oynuyor olabilir.

BÖBREK TAŞI RİSKİ

Çalışmalarla ilgili bütün bu eksikliklere karşın, kesin olan, pek çok kadın için kalsiyum ve D vitamininin yararlarının az olmasıdır. Ayrıca bu çalışmalara göre ilave kalsiyum alan kadınlarda böbrek taşı oluşumu riskinin yüzde 17 oranında arttığı görüldü.

Neyse ki kemik yoğunluğunu artıran başka yöntemler de var. Ağırlık kaldırma egzersizleri yoğunluğu artırırken, bazı yoğunluğu artırıcı spesifik ilaçların da yarar sağladığı görülüyor.

Bunların yanı sıra 50 yaşlarında kolonoskopi olmak kolorektal riskin düşürülmesinde en önemli önlemdir. Ailede kolorektal kanser vakası varsa, kolonoskopi olma yaşı erkene çekilmelidir.

D vitamini ve kalsiyum kaynakları

D Vitamini

Günlük ihtiyaç: 400-600 IU

Nerede ne kadar: Güneş (Gün ortasında 15 dakikada 20.000 IU; Somon balık: 28 gramında 103 IU miktar var; Sütlü içecekler: 30 mililitrede 12,5 IU; Portakallı içecekler: 12,5 IU

Kalsiyum

Günlük ihtiyaç: 1000-1500 Mg (miligram)

Nerede ne kadar: Sardalya: 28 gramında 100 mg; Konserve somon: 68 gr.; Yağı azaltılmış yoğurt: 52 gr.; Konserve kuru fasulye: 21 gr.; Normal süt: 30 mililitrede 35 IU.

KALSİYUM ARAŞTIRMASI SONUÇLARI

% 0

Kırıklar ve kolorektal kanser için yararlı

% 1

Ortalama olarak kalça kemiği yoğunluğunu artırır.

% 29

Bilinçli-dikkatli kullanıcılarda daha az kalça kırığı

Uzaktan kumandalı yalan makinesi
Eski yalan makinelerine kablo ile bağlanılıyor ve zanlının fizyolojik ve kimyasal değişimleri izleniyordu. Şimdi artık kabloya gerek olmadan uzaktan kumanda ile bu görevi yerine getirecek teknolojiler geliştiriliyor.

Amerikan Savunma Bakanlığı, zanlıların yalan makinesine bağlanmadan uzaktan kontrol edilebilen bir yalan makinesi projesini geliştiriyor. Zanlılar dedektörden geçirildiklerini anlamayacaklar.

Uzaktan Personel Değerlendirme (Remote Personnel Assessment-RPA) adı verilen cihaz, terörist veya intihar bombacısı olup da stres belirtileri gösteren kişilerin noktasal olarak tespit edilmesini de sağlayacak.

Savunma Bakanlığı çok sayıda RPA projelerini değerlendiriyor.

RPA'lar çoğunlukla deri teması veya kablolar olmadan, zan altındaki kişinin fizyolojik parametrelerini değerlendirmek için deriden yansıyan mikrodalga veya lazer ışınlarından yararlanıyor.

Cihaz, "hareket halindeki veya işbirliğine yanaşmayan zanlılar" üzerinden yansıyan bir ışını inceleyerek, zanlının nabız atışını, solunum hızını ve "galvanik deri tepkisi" adı verilen deri üzerindeki elektriksel geçirgenlikteki değişiklikleri hesaplıyor.

Fizyolojik konum

Bu parametreler klasik yalan dedektörünün ölçtüğü parametrelerle benzeştiği için RPA'ların da zanlının fizyolojik durumu hakkında bilgi vereceği düşünülüyor.

Zanlı sinirli veya saldırgansa, derisinden yansıyan ışın bunu belli edecek. Böylece bu cihazlar zanlıların sorgulanması sırasında uzaktan kumandalı veya gizli yalan dedektörü olarak hizmet verecekler.

İngiltere'deki Sussex Üniversitesi'nden uzaktan etkili sensorlar konusunda uzman elektrik mühendisi Robert Prance, bu yeni cihazlarla ilgili endişelerini şöyle dile getiriyor: "Bu cihazlar, göğsün iniş kalkışını hisseden kızılötesi lazerler yardımı ile soluk alma hızını ölçebilirler. Ancak giysilerin üzerinden nabzı nasıl ölçebileceklerini merak ediyorum."

RPA projeleri içinden biri seçilip, cihaz başarıyla geliştirilebilse dahi üzerindeki tartışmalar kesilmeyecek. Uzaktan kumandalı yalan dedektörü, standart poligraf testlerinden daha zorlu sorunlarla karşılaşacak. 2003 yılında Amerikan Bilimler Akademisi, standart poligraflarla ilgili şu raporu hazırlamıştı: "Poligraf testlerinden kesin bir sonuç almak çok zordur, çünkü testi uygulayan kişi zanlının spesifik sorularda heyecanlanmasını ister."

İngiltere'deki Leeds Metropolitan Üniversitesi'nden Steve Wright ise, RPA'nın günlük yaşamın akışı içinde huzursuzluk yaratan bir etmen olarak algılanacağına dikkat çekiyor.

Asya kıtasını çiftçiler kurutuyor
Ortadoğu'da su savaşları ve dünya su krizine doğru gidiyor derken, Asya kıtasında çiftçilerin yeni teknoloji ile su çekmeleri, kıtaya büyük bir su krizi eşiğine getirdi.

Modern su çekme yöntemleri ile yüzlerce metre yerin derinliğine inilmesi Asya kıtasında su kıtlığı yaratıyor. Mesela, bir nesil önce, Hindistan'ın Gujarat eyaletindeki çiftçiler, sığ su kuyulardan, deri kovalar kullanarak boğalarla su çekiyorlardı.

Şimdiyse elektrikli pompalar kullanarak yerin 300 metre derininden çekebiliyorlar. Teknolojik gelişme harap edici sonuçlara yol açmak üzere. Yeraltındaki rezervlerden çok fazla miktarda su kullanıldı. Bu kullanım, rezervleri ve beslediği pompaları kuruttu ve nesillerdir işlenen topraklar çöle dönüşüyor.

Dünya'nın suyla ilgilenen önde gelen bilim adamları giderek krizin haberlerini arttırdılar. Asya'da bu durum önümüzdeki on yıllarda yaygın kıtlıklara yol açabilir diyorlar..

Pompa devrimi

Hindistan, pompa devriminden en çok etkilenen ülke. Küçük çiftçiler, petrol endüstrisinden adapte edilmiş teknolojiyi kullanarak tarlalarının altındaki doymuş katmanları delerek 21 milyon su kuyusu yarattı.

Çiftçiler her yıl bir milyon adet su kuyusunu hizmete sokuyor. Bu kuyuların çoğundan hükümetin tarımla ilgili otoritelerinin haberi olmuyor. Pompalar gece-gündüz, pirinç, şeker kamışı ve şark yoncası gibi, suya aç ekinleri suluyor.

Ancak bu büyük ve düzene sokulmamış pompa ve su kuyusu artışı Hindistan'ı kuraklık ile tehdit ediyor. Uluslararası Su Yönetimi Enstitüsü yetkilileri: "Bu kuyuları kontrol edebilmek için bir yol yok. Ancak, bu balon patladığında, Hindistan'ın kırsal kesimi çok büyük bir anarşi ile karşı karşıya kalacak."

200 km küp su

Hindistan çiftçiliğinin biçimini değiştiren pompalar her yıl 200 kilometre küp suyu yüzeye çıkartıyor. Ancak bunun sadece küçük bir kısmı muson yağmurları ile geri dönüyor. Aynı "devrim "Asya'daki birçok ülkede de gerçekleşti. Pakistan, Vietnam ve Kuzey Çin gibi su sıkıntısı çeken yerlerde milyonlarca su kuyusu ile değerli yeraltı suyu yukarı çekiliyor.

Çin'in tahıl tarım üssü olan kuzey Çin Ovası'nda her yıl, yağmurun geri kazandırdığı sudan 30 kilometreküp daha fazla su çıkartılıyor. Zemin suyu, ülke tahılının %40'ının üretiminde kullanılıyor.

Çinliler, su sıkıntısının ülkeyi tahıl ithalatına bağımlı hale getireceği korkusunda. Vietnam geçtiğimiz on yılda tüp su kuyularını dört katına çıkararak bir milyon sayısına ulaştı. Pakistan'ın Pencap eyaletinde de ülke yiyeceğinin %90'ının üretimini sağlayan su tabakaları alçalıyor.

Milyonlarca kuyu kurudu

Hindistanlı çiftçiler yeni pompalar için 12 milyar dolarlık yatırım yaptı, ancak gittikçe derinliğe çekilen suya ulaşmak için daha derinler deliniyor. Hindistan'ın elle kazılmış geleneksel kuyularının yarısı ve milyonlarca sığ su kuyusu kurudu.

Bir kilometreye kadar derine inen su pompaları mevcut elektriğin yarısını kullanıyor ve bu da eyaletlerde salgın boyutunda elektrik kesintilerine yol açıyor.

Hindistan'ın çitfliklerinin en az dörtte birinin, su rezervlerinin normalden fazla sömürülmesi ile sulandığınına işaret eden yetkililer, "Yüz milyonlarca Hindu, topraklarının çöle dönüştüğüne şahit olacak. Bazı bölgelerde ulaşılabilir zemin suyu mevcudu önümüzdeki 5-10 yıl içinde tükenebilir," diyor ve devam ediyor:

"Su düzeyinin alçalması, toprakların ancak yarısının sulanabileceği anlamına geliyor. Güçlü pompaları ve derin su kuyuları bulunan büyük ölçekli çiftçiler, şeker kamışı ve muz gibi suya aç ekinleri yetiştirerek hala büyük karlar sağlıyorlar. Ancak yüzde 95'i küçük çiftçiler tarafından açılan kuyular kurudu".

Bölgede su tablası her yıl 6 metre ya da daha fazla alçalıyor.

Hangisi doğru hangisi yanlış?
Ötedenberi ahlak konusu, doğru ile yanlışın ne olduğu konusu bilim insanlarını düşündürür ve konu üzerinde yapılan araştırmalar geniş tartışmalara yol açar. Mesela şu örnek çok sık bilinir: Denetimden çıkan tren olanca hızıyla raylara takılı beş kişinin üzerine doğru ilerliyor. Duruma el konmazsa beşinin de ölmesi işten değil.

Elinizde bir seçenek var; o da trenin makas değiştirmesini sağlamak. Ancak, o zaman da öteki hatta takılı kişiyi ezip geçmesi söz konusu. Bu durumda ne yaparsınız?

Zararı en azına indirmek amacıyla, belki de çoğu kişi gibi, trenin makas değiştirmesini sağlamanın en doğru yol olacağını düşünebilirsiniz.

Peki, ya durum biraz daha farklıysa? Söz gelimi, trenin gelişini bir köprüden izliyorsunuz. Ancak, trenin makas değiştirmesini sağlamak elinizde değil.

Tek çare, önünüzde duran iri yarı adamı itip treni durdurmasını sağlamak.

Bir kişiyi feda mı?

Böylece, beş kişinin yaşamını kurtarmak uğruna bir kişinin yaşamını feda etmeniz ger

Créer un site gratuit avec e-monsite - Signaler un contenu illicite sur ce site