Bilim N°229

İnsangillerin gelişim zincirine yeni bir halka daha

Kaynaklar: http://herc.berkeley.edu, http://science.orf.at


Etiyopya'da 4,2 milyon yıllık yeni hominid (insangiller) kalıntıları bulundu. Bu kalıntılar daha önceleri yalnızca Kenya'dan biliniyordu. Bilim adamlarının tahminlerine göre bu kalıntılar "Lucy"nin de dahil olduğu insan türüne ait. Modern insanın soyu bu iki türe uzanıyor gibi.

Kaliforniya Berkeley Üniversitesi'nden ünlü paleoantropolog Tim White ve çalışma arkadaşları, Etiyopya'nın Afar bölgesindeki Orta Awash vadisinde 4 milyon yıldan daha eskiye tarihlenen, yeni insan kalıntıları buldu ve aratırma sonuçları Nature dergisinde yayımlandı

Tim White ve arkadaşları uzun yıllardır bu bölgede çalışıyor ve fosil avcılığı yapıyor. İnsan evriminin tarihinin, bu bölgede çalışan çok sayıda antropolg tarafından yeniden yazıldığı araştırmalarda, daha önce de yine Amerikalı ve Fransız araştırmacılar çeşitli insan fosili kalıntıları bulmuştu..

Bölgede bulunan yeni fosiller, bilim adamlarına Australopithecus'un kökenini araştırmak ve izini sürmek için yeni ipuçları veriyor.

Söz konusu yeni kalıntılar, Australopithecus anamensis'in en eski temsilcilerine ait.

Yeni kanıt kabul edildi

4 milyon yıldan daha öncesine tarihlendirilen fosil kalıntıları, insan evriminin belirgin bir kanıtı olarak kabul edildi..

Fosiller anatomik açıdan fosiller, Ardipithecus ramidus'un eski temsilcileri ve Australopithecus afarensis'in yeni örnekleri arasında yer almakta.

Üç tür de, Orta Awash'taki kazı alanındaki üst tortul tabakalarından biliniyor. Geçmişleri altı milyon yıla kadar uzanan hominid fosilleriyle, Afar bölgesi insan evriminin en uzun zincirini yansıtır.

Yeni Australopithecus anamensis kalıntıları, Etiyopya'nın başkenti Addis Abeba'nın yaklaşık 230km kuzey doğusunda yer alan Orta Awash'daki araştırma bölgesinde, Aramis ve Asa Issie alanlarında gün ışığına çıkarıldı.

Üst çene kemiği

Üzerinde dişler bulunan üst çene kemiğinden oluşan birinci kalıntı Etiyopyalı fosil koleksiyoncusu Alemayehu Asfaw tarafından 1994 yılında yukarı Aramis'te bulunmuştu. Bazı dişlerin ve bir çene kemiğinin ortaya çıkarıldığı son kazılar Aralık 2005 tarihinde Asa Issie de yapılmış.

Aramis'in 10km batısındaki Asa Issie'de bulunan kemikleri inceleyen jeologlar, jeokronoloji uzmanları ve paleontologlar, bölgedeki fosillerin Aramis'te bulunan Ardipithecus ramidus'dan 300.000 yıl daha yeni olduğunu saptadılar.

Ekip, Asa Issie'deki fosil yatağının hemen altındaki volkanik tabakalardan alınan örnekleri tekli kristal argon/argon (Ar/Ar) lazerli ısıtma yöntemi ve tortulların manyetik kutupluluğunu ölçerek 4,1 milyon yıllık bir tarih çıkardılar.

Bu tarihi, fosil kalıntılarının biyokronolojik analizleri de desteklemekte.

Japonlar da inceledi

Yeni kemiklerin ve dişlerin anatomisi Tokyo Üniversitesi'nde karşılaştırmalı anatomi yöntemleri ve micro-CT taramasıyla ayrıntılı bir şekilde incelendi.

4,1 milyon yıllık fosil kalıntıları, anatomik ve kronolojik olarak 4,4 milyon yıllık Ardipithecus ramidus (Aramis'in alt tabakaları) ve 3.0-3.6 milyon yıllık Australopithecus afarensis'in arasında yer almakta.

Ardipithecus ve Australopithecus anamensis de gerçi Australopithecus'lar gibi iki ayak üzerinde yürüyordu, ama insansı maymunlara daha çok benziyordu. Ancak ilk defa zamansal olarak birbirini takip eden üç türün aynı yerde bulunması nedeniyle, fosiller büyük bir önem taşımakta. Son fosil kalıntıları öte yandan Australopithecus anamensis'in dört milyon yıl önce yaşadığını kanıtlaması açısından da önemli.
Doğrudan atası

Australopithecus anamensis, birçok bilim insanı tarafından Australopithecus afarensis'in doğrudan atası kabul edilmekte. Nitekim, iki türün Orta Awash stratigrafisinde üst üste korunagelmiş olması da bu değerlendirmeyi doğrulamakta. Australopithecus anamensis ve daha ilkel olan Ardipithecus ramidus'un ilişkisi ilk olarak Orta Awash'ta 1994 yılında saptanabilmişti. hominid kalintilari yeni 1

Ardipithecus ramidus'un bilinen en eski temsilcileri 5,8 milyon yıl öncesine ait. Bunlar da Australopithecus gibi modern insanın (Homo sapiens) ilkel ataları olarak kabul edilmekte. Ancak bunları ilkel maymunlar olarak da sınıflandıran bazı bilim adamları var.

Son buluntularla ilgili araştırma yazılarını Nature dergisinde (Nature, Sayı 440, s.883, 13.4.06) yayımlayan bilim adamları, son ilişkiyi daha farklı bir biçimde değerlendiriyorlar.

Araştırmacıların sunduğu iki alternatif hipotez, kalıntılarla da uyumlu.

İki hipotez

Birinci hipotez, Australopithecus'un bundan 4.4 ve 4.1 milyon yıl önce doğrudan doğruya ve hızlı bir şekilde Ardipithecus ramidus'tan geliştiğine dayanmakta. İkinci hipoteze göreyse Ardipithecus ramidus'un soyu, Australopithecus ile aynı zamanda tükenmiş.

Bu hipotezin kontrol edilebilmesi için diğer buluntu yerlerindeki diğer fosillere ihtiyaç duyulmakta.

Sonuçta şimdiye dek bilindiği kadarıyla, Ardipithecus ve Australopithecus aynı tabakada görülmemiş.

Dişlerin analizi sonucunda da araştırmacılar son derece önemli bilgiler edindiler. Australopithecus anamensis daha büyük dişleri nedeniyle, bir hepçildi ve sık sık yaşanan kuraklık dönemleriyle daha iyi başa çıkabiliyordu.

Daha önce bulunanlar

Orta Awash'ta Australopithecus anamensis'in araştırıldığı alan, insan evriminin en uzun bölümünü yansıtan bir bölge. Burada altı milyon yıl öncesine kadar tarihlenen ve üstü üste bulunan 12 farklı tabakada tam 248 hominid insangiller- örneği bulundu.

Araştırma ekibinin daha önceleri bulmuş olduğu ve yeniden değerlendirdikleri hominidler şunlar:

Homo sapiens sapiens: Yaklaşık olarak 80.000 yıllık insan kafatası mezolitik dönem aletlerle birlikte Aduma da bulundu.

Homo sapiens idaltu: Herto'da ortaya çıkarılan üç kafatası anatomik olarak modern insana yakın insanların burada 160.000 yıl önce yaşadıklarını gösterdi.

Homo erectus: Bouri Daka'da Aşölyen taş aletlerle birlikte bulunan Homo erectus'un üç uyluk kemiği ve kafatasının üst kısmına ait bir parça bir milyon yıl öncesine tarihlendirildi.

Australopithecus garhi: Australopithecus'un 2.5 milyon yıl önceki bir türü olan bu hominid, Bouri Hata'da erken taş alet üretimi ve büyük hayvanlarının kesilip parçalanmaya başladığını gösteren kanıtlarla birlikte bulundu.

Australopithecus afarensis: "Lucy"nin de dahil olduğu bu türe ait 3.4 milyon yıllık dişler, çene ve baldır kemiği Maka'da bulundu.

Ardipithecus ramidus: Bugün artık bir düzine hominid örneğiyle temsil edilen 4.4 milyon yıllık bu tür Aramis'in ormanlık alanında ortaya çıkarıldı.

Ardipithecus kadabba: Çad ve Kenya'da bulunan örneklerle benzer zaman dilimlerine ait 5.7 milyon yıllık hominid Orta Awash'ın batı kayalıklarından çıkarıldı.

Australopithecus anamensis:

Çok maymun, az insan: Doğu Afrikalı, 4,2 ile 3,9 milyon yıl öncesi. Bu fosil, maymun ile insana benzer özellikler taşıyordu. Kafatası milyonlarcça yıl önce yaşayan maymun insanlara benziyor. Buna karşılık, ayakları çok daha sonra ortaya çıkan insan benzerlerini andırıyor. Büyük bir olasılıkla dik yürüyordu.

Australopithecus afarensis:

Ailesi olan insansı. Doğu Afrika. 3,9-3 milyon yılları arasında. İnsansıların ilk ata anası olduğu ileri sürülen Lucy, Etiyopya bölgesinin maymunlarındandı. 207 iskelet kemiğinden 47'si ele geçirildi. 13 benzeri daha bulundu. İlk aile kuran, ailesi olan insansı sayılıyor. Tanzanya'da bulunan 69 ayak izi, dik yürüdüğünün kesin kanıtı.

Kenyanthropus platyops:

Gizli dolu düz kafalı insansı. Doğu Afrika, 3,5 milyon yıl önce. "Düz yüzlü Kenya insanı"nı paleoantropolog Meave Leakey ve arkadaşları, Turkana Gölü' kenarında buldu. İskeletini insansı öncesi fosiller arasında saydılar. Bazı bilim adamları da düz yüzün aslında parçalanmış olabileceğini belirtiyor ve fosilin sınıflandırılmasının zor olacağını düşünüyor.

Australopithecus africanus:

Avcı değil av oldu! Güney Afrika'da 3-2,3 milyon yıl önce yaşadı. Australopithecus türleri gibi iskelet yapısı inceydi orman bölgelerinde yaşardı, hızlı koşamadığı için vahşi hayvanlardan ağaçlara tırmanarak kurtulurdu.

Paranthropus boisei:

Cevizkıran! 2,1-1,1 milyon yıl önce Doğu Afrika'da yaşadı. Bize daha yakın insansılarla karşılaşmış olmalı. Çiğneme dişleri ve kasları güçlüydü, kırıcı dişi vardı, arka dişleri ile en sert çekirdekleri bile kırabilirdi. Buna rağmen, soyu tükendi ve ondan bugüne uzanan bir nesil yetişmedi.

Homo rudolfensis:

İlk insan, Doğu Afrika'da 2,5-1,8 milyon yıl önce yaşadı. Büyük kemikli geniş ve düz yüzlüydü. İnsanoğlunun ilk temsilcisi sayılır. Keskin taşlarla hayvanları parçalar ve besin kaynağı yaratırdı. Bunun yanısıra bitkilerle de beslenirdi.

Homo habilis:

Alet yapan insansı. Doğu Afrika, 2,1- 1,6 milyon yıl önce. Bu "yetenekli insan" pek de insana benzemiyor henüz. Derin göz çukurlu alnının ardında 650 cm küplük beyni var. 1,40 metre boyunda ve Afrika kıtasının güneyine yayılmıştı.

Homo erectus:

Keşifçi; Afrika ve Asya'da yaşadı, 1,8 milyon- 40.000 yıl öncesi. Moden insanın akrabası. Boy 1.65 cm. Tabii ki dik yürüyordu ve ayrıca alet kullanmayı beceriyordu, ateşi keşfettiği ve içinde yaşayacağı doğal malzemelerden, otlardan vb kulübeler yaptığı biliniyor. Yaşadığı bölgenin dışındaki dünyayı keşfetme merakı vardı. Asya'da en eski yaşam izi 1,8 milyon yıl öncesine gidiyor.

Homo neanderthalensis:

İnsanoğlunun baş rakibi, Avrupa ve Önasya'da, 200.000-27.000 yılları arasında yaşadı. Homo sapiens, yani bizlerin kuzeni sayılıyor. 1.60 boyunda 80 kg ağırlığında. Tarihçiler bizlerin ortaya çıkışıyla onlarla belirli zamanlarda ortak bölgeleri ve zamanı kullandığımızı belirtiyor. Kasları güçlü, kemik yapısı iriydi. Avcı olup etle besleniyordu. Bu türün neden kayıp olduğu bilinmiyor. Bir teoriye göre, bizler daha çabuk çoğaldık ve onlara yaşam alanı kalmadı.

Asteroit kuşağında yeni kuyrukluyıldızlar keşfedildi
Güneş sisteminde, yeni bir sınıfa giren kuyrukluyıldızlar bulundu. Mars ve Jüpiter'in arasında kalan ve asteroit ana kuşağı olarak adlandırılan geniş bir bölgede oluşan gökcisimlerinin genç Dünya'ya su getirmiş olabilecekleri sanılıyor.

Kuyrukluyıldızlar, güneşin etrafındaki eğik yörüngelerde dönen buzlu gökcisimleridir. Güneşin yakınında ısındıkları için sisli bir kılıf ve gaza benzer kuyrukları vardır. Bugüne kadar bilinen kuyrukluyıldızların hepsi Kuiper kuşağına ya da Oort bulutuna aittir.

Bu iki soğuk bölge Neptün gezegenin yörüngesinin çok arkasında yer alır. Hawaii Üniversitesi'nde David Jewitt ile çalışan araştırmacılar,şimdi Güneşe çok daha yakın bir bölgede yer alan asteroit ana kuşağında üç kuyrukluyıldız buldular.

300 cisim incelendi

Bilim adamlarını bu araştırmaya götüren, beklenildiği gibi asteoroit ana kuşağında hareket eden Elst-Pizzaro gözlemleri olmuş. Araştırmacılar son üç yıl içinde 300'ü aşkın ana kuşak gökcismini inceleyerek, Güneşin yakınında tıpkı Elst-Pizzaro gibi toz kaybeden iki yeni gökcismi bulmuşlar.

Bu üç kuyrukluyıldız, ana kuşak kuyrukluyıldızları olarak adlandırılan yeni bir grubu oluşturuyorlar. Araştırmacılara göre bu kuyrukluyıldızlar güneş sisteminde oluşmuş ve yaşamları boyu burada kalmışlar. Güneşe yakın bölgede ince bir toz tabakası kuyrukluyıldızlardaki buzu yalıtmış olabilir.

Ve bir çarpışma, daha sonra toz tabakasını bozmuş ve buzun Güneşin sıcaklığından etkilenmesiyle de kuyruk oluşmuştu. Yeni kuyrukluyıldızların varlığı, dıştaki ana kuşaktaki cisimlerin, dünyadaki suyun kaynağı olabileceğiyle ilgili fikri desteklemekte.

Fakat bu ancak kuyrukluyıldız buzunun okyanuslardaki suyla karşılaştırılmasıyla kanıtlanabilecek. Bunun için de uzay sondalarının, kuyrukluyıldızlardan örnekler getirmeleri gerekiyor.

Uzayda Derin Vuruş kuyrukluyıldızdan 250.000 ton su çıkarmış
NASA'nın Deep Impact sondasının "güllesi", uzay ajansının açıklamasına göre geçen yıl Tempel 1 kuyrukluyıldızından 250.000 ton su çıkarmış. "Swift uydusuyla yaptığımız gözlemler sayesinde, sanıldığından çok daha fazla suyun açığa çıktığını bulduk" diyor projeyi yöneten Dick Willingale (Leicester Üniversitesi).

Bilim adamları "derin vuruştan" sonra gökcisminden her gün 16.000-40.000 ton suyun uzaya savrulduğunu söylüyorlar. Deep Impact uydusu, "derin vuruşu" geçen yılın Temmuz ayında gerçekleştirmişti.

Amerikalı ve İngiliz bilim adamları bu araştırmadan elde edilen verilerle, güneş sistemimizin 4,6 milyar yıl önceki oluşumu hakkında yeni bilgiler elde etmek istiyorlar.

Birçok uzmanın tahminine göre kuyrukluyıldızlar milyarlarca yıl boyu Dünyaya su ve organik maddeler yani yaşamın temel yapıtaşlarını taşımışlardı. Astronomlar çarpışmanın etkisiyle uzaya savrulan su miktarını röntgen ışınlarıyla hesaplamışlar.

Ne kadar çok madde savrulursa o kadar çok röntgen ışını meydana gelmekte. Astronomlar röntgen ışınların 12 gün yayılmaya devam ettiğini söylüyorlar.

Hey! Orada kimse var mı?
Evet, insanlık yıllardır, hatta yüzyıllardır uzaya böyle sesleniyor! Orada birilerini arıyoruz. NASA'nın uzaylı arama programı SETI'nin radyo antenleri yıllardır uzaylı avı peşinde. Öyle ki bütün dünyada on binlerce bilgisayar, Türkiye dahil, bu amaçla kullanılıyor...

Kuzey Kaliforniya'daki Shasta ve Lassen Peak yanardağlarının eteklerine yerleştirilen onlarca radyo teleskopu uzaylıların izini sürmeye çalışıyor. Oysa binlerce kilometre uzağındaki Boston'da, Stephen Wolfram da aynı hedefin peşinde koşmasına karşın teleskoplarla işi olmadığını belirtiyor.

Wolfram, dünyamız dışındaki radyo yayınlarını saptamak için uzayı taramak yerine, çok daha yakınımıza bakmamız gerektiğine inanıyor ve ET'nin burnumuzun dibinde olabileceğine dikkat çekiyor.

Dahası, dünya dışındaki bir zekadan elde etmeyi umduğumuz tüm bilgilerin zaten elimizin altında olduğunu, bunun için ET'yi bulmaya gerek olmadığını ve bilgiye tek bir tıklamayla ulaşılabileceğini öne sürüyor.

Wolfram sıradışı görüşleriyle ün salmış biri. Dört yıl kadar önce yayımlanan "Yeni Bir Tür Bilim" adlı kitabında bilim insanlarının evrenle ilgili bilgilerinin tümden yanlış olduğunu ve doğanın karmaşık yapısının tam anlamıyla kavranabilmesi için matematiğin dışında yeni bir bilim türüne gerek olduğunu öne sürüyordu.

Mathematica'nın yaratıcısı

Wolfram'a göre, bilimin en içinden çıkılmaz sorunlarının çözümü basit bilgisayar programlarında yatmaktaydı.

Dünyanın en ünlü matematik yazılımı "Mathematica"nın da yaratıcısı olan Wolfram, bilimsel araştırmanın doğasını yeniden tanımlama çabasından asla vazgeçmedi.

Kitabı için yaptığı incelemeler sonucunda Wolfram, benzer fikirlerin insanların farklı alanlardaki çabalarını nasıl etkileyebileceğini merak etmeye başladı. İlk aklına gelen konulardan biri de kısaca SETI olarak bilinen "search for extraterrestrial intelligence= dünya dışında akıllı yaşam arayışı" adlı bilimsel çalışma oldu.

Uzaylı yapımı mı, yoksa yıldız mı?

"Son 20 yıldır yaptığım tüm araştırmalar bana SETI'nin günümüzde uygulandığı biçimiyle hiç de mantıklı bir girişim olmadığını öğretti," diyen Wolfram evrende akıllı yaşamın izini sürmenin çok daha kestirme bir yolu olması gerektiği kanısına da böylece varmış oldu.

SETI'nin sorunu, göründüğü kadarıyla, tutunacağı somut bir görüşün olmamasından kaynaklanıyor. Günümüzde SETI araştırmacıları radyo istasyonunun yıldızlararası bir özdeşini bulmaya çalışıyorlar.

Dünya üzerindeki radyo yayınları belli bir frekansta dalgalanan elektromanyetik bir dalganın yoğunluk ya da frekansını değiştirmek suretiyle konuşma ya da müzik etkisi yaratıyorlar.

Öyle ki, SETI araştırmacıları yıldızlararasındaki radyo dalgalarını eleyip belli düzendeki bir sinyali yakalamaya çalışıyorlar.

Gelgelelim, bu yaklaşım ciddi bir sorunu da beraberinde getiriyor. Zira, belli kalıptaki sinyallerin hiç de verimli olmadıkları biliniyor. Wolfram,"Düzenli sinyal böylesine verimsiz olduğuna göre, gelişmiş bir teknolojide bundan yararlanılması da düşünülemez," diyor.

Çok bilgi taşıyan sinyal

Böylesi bir eğilime dünyada şimdiden tanık olunuyor. Teknoloji geliştikçe iletişim de giderek daha ustalıklı bir düzeye ulaşıyor. Verimin artırılması amacıyla, sinyalin içine olabildiğince çok bilgi sığdırılmaya çalışılıyor.

Bu da, Kuzey Amerika'da cep telefonlarında kullanılan CDMA (kod bölmeli çoklu ulaşım) gibi, aynı anda çok sayıda frekanstan yararlanan teknolojilerin ortaya çıkmasıyla sonuçlandı.

CDMA teknolojisinde taşıyıcı, basit bir sinüsoid dalga yerine, sıkıştırılmış çift değişkenli sayılar dizisidir.

İletilerin neredeyse gelişigüzelmiş gibi göründüklerine dikkat çeken Wolfram, gelişmiş bir uygarlıktan gönderilen sinyallerin SETI araştırmacılarının peşinde oldukları düzenli sinyallerden çok farklı olacakları, gerçekte bunların yıldız ya da yıldızlararası gaz bulutları gibi astrofiziksel kaynaklardan geldiğine inandığımız gelişigüzel radyo gürültülerini andıracakları sonucuna varıyor.

Sinyalleri ayırt etme zorluğu

Öyle olunca, dünya dışındaki akıllı yaşamdan gelen bir sinyalle doğal bir kaynaktan gelen sesi nasıl ayırt edebiliriz? Wolfram bu işlemin son derece güç olduğunu kabul ediyor ve tek yolun sinyalleri bir eleme sürecinden geçirmek olduğuna inanıyor.

Örneğin, gökadamızdan yayılan radyo dalgalarını ele alalım. ET adayı her bir sinyal elemeden geçirilip de ancak radyo dalgaları yayan gök cisimleri, yeni doğmuş yıldızlar ve soğuk gaz bulutları gibi her türlü doğal kaynak olasılığının ortadan kalkması durumunda, geride kalanın akıllı bir sinyal olduğundan söz edilebilir.

Ne var ki, bu durumda bile varılan sonuç kocaman bir "belki" olacaktır. Bu gerçekten yola çıkan Wolfram, yakalanan sinyalin dünya dışındaki bir uygarlıktan geldiği konusunda asla emin olamayacağımıza parmak basıyor.

Doğal olarak uzaylıların bizlerle konuşmaları gerektiğini bilecek denli kurnaz olduklarını düşünebiliriz.

SETI üyelerinden Paul Shuch bunun için enerji verimi düşük, yönelimli ve mevcut yöntemlerimizle kolaylıkla saptanabilen özel olarak tasarlanmış ışınlı bir sinyalden yararlanabileceklerini öne sürüyor.

Ancak Wolfram ET'nin salt bizim için bir sinyal uyarlamasının çok uzak bir olasılık olduğuna inanıyor ve böyle bir uygulamanın radyo iletişimi gelişmiş olmasına karşın, verimli radyo iletişimi konusunda henüz gelişmemiş bir uygarlık için ısmarlama sinyal oluşturmak anlamına geleceğine dikkat çekiyor.

Wolfram, bir ET tarafından salt bizlerin bulması için bilerek bırakılmış bir yapının saptanma olasılığı konusunda da karamsar bir tavır sergiliyor.

Yeni iz sürme yöntemi

Geçen yılın Mart ayında Fransa'daki Haute-Provence Gözlemevi'nden Luc Arnold, dünya dışı zeka arayışında etkili olabilecek bir yöntemin, yıldızların çevresinde dönen dev üçgenler gibi, yapay cisimlerin izini sürmek olduğunu belirtiyordu.

Arnold'un bu önerisi yakın yıldızların çevresinden geçen gezegenleri zaten saptayabildiğimiz gerçeğinden yola çıkmaktaydı.

Arnold'a göre, doğal yapılar yapay olanlara kıyasla daha karmaşık olduklarından kolaylıkla ayırt edilebilirlerdi.

Ne var ki, Wolfram bu gerçeğin de çok yakında değişeceğine, zeka düzeyimiz yükseldikçe insan eliyle yaratılan yapıların da en az doğanın yarattıkları kadar karmaşık olacağına inanıyor.

Bilgiişleme dayalı evren

Bu da SETI açısından kötü bir haber. Gelişmiş uygarlığın ürünü olan karmaşık yapılarla Arnold'un öngördüğü basit dev üçgenler arasında dünyalar kadar fark olabilir.

Gerçekte bunlar doğal nesneleri çok yakından andırıyor olabilirler. O zaman da şu soru gündeme geliyor: yıldızlar dünya dışındaki yaşamlar tarafından üretilen yapılar mıdır? Wolfram bunların belli bir amaçla üretilmiş olabileceklerini düşünüyor.

Wolfram'ın önerdiği yeni bir SETI türünün özünü "bilgiişleme dayalı evren" kavramı oluşturuyor. Olası tüm bilgisayar algoritmalarını biraraya getiren bu geniş evren kafamızı kurcalayan tüm soruların yanıtını, keşfetmeye çalıştığımız tüm oluşumları içinde barındırıyor.

Bu kavramın temelinde Wolfram'ın, basit kuralların çevremizde gördüğümüz karmaşık yapıyı nasıl oluşturduklarını ortaya koyan, daha önceki çalışması yatıyor. Buna göre, yaşamın kendisi bile amino asitleri alıp bunları binlerce biçimde birbirleriyle etkileşebilen proteinlere dönüştüren basit bir algortimanın ürünü.

Sonsuz olasılıklar

Bu algoritmaların, birileri tarafından oluşturulmayıp, kendiliğinden var olduğunu düşünmek insana garip gelebilir. Ancak IBM J.T. Watson Araştırma Merkezi matematikçilerinden Gregory Chaitin, matematiksel kuramların yaratılmaktan çok keşfedildiklerini epey uzun bir süre önce öne sürmüştü.

Benzer biçimde, bilgisayar uzmanları da programları tıpkı bizim tümceleri algıladığımız biçimde ele alıyorlar ve önlerinde neredeyse sonsuz bir olasılıklar yığını olduğunu düşünüyorlar.

İngiliz dilindeki olası her tümceyi yazıp onları farklı biçimlerde kümelendirmeniz durumunda, sonsuza dek uzayan bir listeyle karşı karşıya gelirsiniz.

Bu sıralamaların büyük bir çoğunluğu abuk subuk olsa bile, aralarında Savaş ve Barış'ı ya da Hamlet'i bulabilirsiniz. Öyle ki, verilerin şifrelerini çözen algoritmalara rastladığımızda onları bilgisayarlı evrenden etkili bir biçimde çekip almış oluruz.

Uzayla ilişkisi

Peki, tüm bunların uzaylılarla ilgisi ne? Wolfram'a göre, insanoğlu özellikle sonucu karmaşık olan basit bir algoritma örneği. Aynı mantıktan yola çıkıldığında, uzaylılar da aynen öyleler. Bu durum onların da bilgisayarlı bir evrende var oldukları anlamına geliyor.

Tüm bunları dile getirirken Wolfram ortalığı velveye vermek gibi bir niyeti olmadığını, kendisinin yalnızca sıkı bir SETI tutkunu olduğunu öne sürüyor. Bilgisayarın gücü insan gücünü geride bıraktığından, Wolfram dikkatlerimizi bilgiişleme dayalı soyut bir evrene çevirmenin çok daha mantıklı olacağına inanıyor.

Bu yöntem işe yarar da aradığımızı bulacak olursak, bilgisayarımızdaki ET'nin, ete kemiğe bürünmüş bir uzaylıdan çok onun bir siber versiyonu olacağı kesin. Yine de, bu durum onunla iletişim kuramayacağımız anlamına gelmiyor.

Wolfram gelişmiş varlıkların gizlerini öğrenmek için onlarla konuşmak zorunda olmadığımızı düşünüyor ve uzaylılarla ilgili algoritmalar bulunursa, bildikleriyle ilgili algoritmaların da bulunabileceğine dikkat çekiyor.

Göz kırpan asistan

Gerçekten de Wolfram bilgiişleme dayalı evrende yararlı algoritmalar bulma girişimini, söz gelimi baharat gibi yararlı bir tüketim malzemesini bulmakla özdeş tutuyor ve evrendeki arayışın daha uzun erimli olacağına parmak basıyor.

Ancak bu arayışın ne kadar süreceğini kimse bilmiyor. Wolfram'ın görüşüyle ilgili eleştirilerin başında, kimi programların sonucunu öğrenebilmek için onları milyarlarca yıl işletilmeleri gerektiği geliyor.

New Scientist'te yayımlanan yazıda öyle deniyor: Üstelik, bu çalışmalar sırasında karşımıza bir ET çıksa bile onu tanıyacağımız ne malum? Kimbilir, belki de bilgisayarımızdaki uzaylı zaten ilgimizi çekmeye çabalıyordur.

Yoksa, Microsoft Office asistanı bizlere göz kırparken gerçekte bir şeyler mi söylemeye çalışıyor?

Darvinizm moleküler düzeyde yeniden kanıtlandı

Kaynaklar: www.diepresse.com, http//:science.orf.at
Organların çok basit evrelerden geçerek gelişkin organlara dönüşmesi, Charles Darwin'in teorisi için nihai bir delildi. Fakat Darwin buna rağmen 1859 yılında, bu teorinin mutlaka kanıtlanması gerektiğini, aksi takdirde kuramın çürütülebileceğini not etmişti. Amerikalı bilim adamları şimdi Darwin'in teorisini moleküler düzeyde kanıtlamayı başardılar.

Oregon Üniversitesi'nde Joe Thornton yönetiminde çalışan araştırma ekibi, farklı zamanlara ait olmalarına rağmen, günümüzde anahtar ve kilit gibi birbirine uyumlu bir hormon ve reseptörü incelediler.

Enzimler, antikorlar ve reseptörler, anahtar-kilit ilkesine göre işliyorlar.

Bu şu anlama geliyor: Hepsi "kilit" enzimiyle, bağışıklık molekülü veya reseptörle birleşerek son derece spesifik bir reaksiyona neden olan tamamlayıcı bir partner moleküle sahip.

İşin komik yanı bu karşılıklı etkinin çok az sayıda tamamlayıcı partnerle gerçekleşiyor olması. Bu nedenle bu kadar "ince ayarlı" bir sistemin bir rastlantı sonucunda oluştuğunu tahmin etmek zordur.

Çünkü tahminlere göre böyle bir anahtar ancak bir kilidin varlığında gelişebilir. Ve bir kilidin varlığı eğer kendisine uygun bir anahtar varsa anlam kazanır, yoksa nasıl açılabilir ki?

Darwin'in düştüğü not

Daha genel anlamda ifade edecek olursak, anahtar ve kilidin birbirine bağlı olduğunu ve sadece ikisi birlikte varoldukları zaman mantıklı olduğunu söyleyebiliriz.

İşte bu nedenle bu sistemin ön evrelerini bulmak imkansız gibi görünüyor.

Fakat ne var ki bu da Darwinizmin temel öğretisiyle çakışmakta. Darwin'e göre Dünyadaki her şey, rastlantısal mutasyonlar ve doğal ayıklanmalarla biçimlenen tarihi bir gelişmeyle oluşmuştur.

Darwin bunu çok iyi biliyordu ve Türlerin Kökeni (Origin of species) adlı çalışmasında şu notu almıştır: Gelişkin bir organın, birbirine takip eden değişimlerle oluşmadığı gösterildiği taktirde, teorim geçerliliğini yitirir. Ama böyle bir durumla karşılaşmadım."

Bu konu kısa bir süre önce yaradılışçılardan etkilenen "Akıllı Tasarım" temsilcisi Amerikalı Biyokimyacı Michael J.Behe tarafından ele alınmıştı.

Yanlış, fakat ilginç

Behe, 1996 yılında yayımlanan "Darwin's Black Box" adlı kitabında, hiçbir gelişme evresinden geçmeden ortaya çıkan organların varlığını öne sürüyordu. Bunlar basitleştirilemeyecek kadar gelişkin oldukları için, doğadaki sınıflandırılması sadece yaradılışla yani "akıllı tasarımla" mümkün olabilirdi.

Elbette ki bu açıklama, kanıtlanması mümkün olmayan bir iddiadan öte gidemiyor. Dolayısıyla da tartışılması bile gereksizdir. Fakat Behe'nin çalışmasında yine de ilginç noktalar vardı.

Darwin, "gelişkin organlarla" sadece omurgalı hayvan gözü ya da bitkilerin çiçeklerini düşünürken, Behe daha çok biyokimyasal düzleme dikkat çekiyor ve Darwin tarafından önerilen evrimsel gelişmenin, her şeyden önce birbirleriyle anahtar ve kilit kadar uyumlu olan biyomoleküller için de geçerli olması gerektiğini vurguluyor.

Behe'nin çürütülen iddiası

İşte Oregon Üniversitesi'nde Joseph W.Thornton ve Jamie T.Bridgham ile çalışan araştırmacılar bir hormon reseptörü örneğiyle anahtar-kilit ilkesinin evrimsel bir süreç geçirdiğini kanıtladılar.

Amerikalı bilim adamlarının araştırmaları, kortizoit reseptörüyle bağlanan ve bu şekilde bedendeki elektrolit ve su ihtiyacını ayarlayan aldosteron hormonuyla ilgili.

Soyağacı analizlerinden, reseptörün, bir genin çoğalarak ve mutasyonlardan geçerek yaklaşık olarak 450 milyon yıl önce geliştiğini bilinmekte. Reseptörün anahtar geni, aldosteron ise 50 milyon yıl sonra ortaya çıkmıştır.

Bilim adamları niçin anahtarsız bir kilidin bulunduğunu öğrenmek için ilkel reseptörün gen sekanslarını "canlandırarak" özelliklerini laboratuarda incelediler.

Sürpriz sonuç

Ve sürpriz sonuç: Kortizoit reseptörünün öncüsü, hem aldosteron hem de günümüzde insan bedeninde hala önemli görevleri yerine getiren diğer iki steroit hormonuyla birleşmiş.

İlkel reseptörün "yaşadığı dönemlerde" henüz ortada olmayan aldosteron uyumu, diyor araştırmacılarş, anlaşıldığı üzere, anahtar-kilit ilişkisinin bir yan ürünü olarak gelişmiş ve çok daha sonraları beden tarafından görevlendirilmiştir.

Rastlantısal olarak oluşan yan işlevlerin ileride ayıklanmanın baş aktörlerine dönüştükleri uzun süredir bilinmekte. Bu konudaki en ünlü örnek sesi iletme yetisidir. Her ne kadar omurgalıların iskeleti bu amaçta gelişmemesine rağmen, bedenimizdeki bazı kemikler ilkede bu yetiye sahiptir.

Ortakulağımız

Mesela ortakulağımızda bulunan ve işlevleri eski atalarımızda önemli ölçüde kaybolmuş olan üç minik çene kemiği ses iletiminden sorumludur. Biz bunları örs, çekiç ve üzengi olarak biliriz.

Benzer "görev değişimlerinin" moleküler düzeyde de bulunduğu genelde görmezden gelinmekte. Özellikle de "Akıllı tasarım" yanlıları tarafından.

Fakat son araştırma, moleküler komplekslerin değiştiğini kanıtlamakta. Bu da eski genlerin ayıklanmanın baskısıyla tamamen yeni işlevler için kullanılabildiğini gösteriyor.

Sıtma paraziti bağışıklık sistemini de zayıflatıyor
İngiliz bilim adamları, sıtma hastalarının niçin diğer enfeksiyon hastalıklarına karşı da duyarlı olduklarını buldular. Journal of Biology (2006/5) dergisindeki rapora göre sıtma paraziti Plasmodium, bağışıklık sisteminin anahtar hücrelerini zayıflatacak yetiye sahip. Strathclyde Üniversitesi'nde Owain Millington ile çalışan ekip, farelerin dendritik hücrelerini, fare sıtmasına yol açan Plasmodium chabaudi bulaşmış kırmızı kan hücreleriyle (eritrositler) "yüzleştirince" bağışıklık yanıtının zayıfladığını görmüşler.

Bu durum, Plasmodium'a bağlı hemaglobin indirgenişiyle oluşan hemosoin pigmentine bağlanmakta. Dendritik hücreler bundan sonra eskisi gibi çalışmıyor. Sitokin üretimi yavaşlamakta, T hücrelerinin etkinliği düştüğü gibi ömürleri kısalıyor ve daha az etkili hale geliyorlar. Bu durum sıtma hastalarının diğer hastalıklardan da aşıyla niçin korunamadıklarını açıklamakta.

Nitekim hastaların aşıdan önce sıtma ilaçlarıyla tedavi edilmeleri gerekiyor. Sıtma tedavisinde, Kaliforniya Üniversitesi'nden Jay Keasling de önemli bir adım attı. Bilim adamı bira mayasını, halihazırdaki en önemli sıtma ilacı olan artemisinin maddesinin son ön biçimini üretecek şekilde genetik değişimden geçirdi.

Fakat bu biyosentez için belli başlı iç hücre yapıları gerekli olduğu için araştırmacılar mayadaki bakterileri ayrıştırmak zorundaydılar ki bu da ihtiyacın sadece onda birini karşılıyordu. Genetik değişimden geçirilen organizmaların endüstriyel ilaç üretiminde kullanılabilecek duruma gelmeleri için daha birçok araştırmanın yapılması gerekiyor ve bu da daha uzun yıllar sürebilir.

Yapay kalp dokularıyla kalp enfarktüsü tedavi edildi

Hamburg-Eppendorf Üniversite Kliniği'ne bağlı Deneysel ve Klinik Farmakoloji Enstitüsü'nden bir araştırma grubu, yapay kalp dokularıyla farelerde kalp enfarktüsünü tedavi etti. Aynı yöntemin insandan alınan kök hücreleriyle hastalar üzerinde uygulanıp uygulanmayacağı bundan sonraki araştırmalarda kontrol edilecek deniyor Nature Medicine dergisinde yayımlanan araştırma raporunda.

Farelerin kalp hücrelerinden üretilen ve anında çalışmaya başlayan kalp dokuları, kalp enfarktüsünden sonra zarar gören kalp kası dokusuna yıldız biçiminde "bir yama" olarak dikilmiş.

Bu girişimin ardından yapılan deneylerle, yapay kalp dokusunun elektriksel olarak alıcı kalple birleşmesinden öte hasta kalbin kalp kası fonksiyonunu da iyileştirdiği görülmüş. Araştırma dört hafta kadar devam etmiş. Şu sıralar tedavinin uzun vadedeki etkisi araştırılmakta.

İnme, üçüncü ölüm nedeni

Türkiye'de Hipertansif Hastalarda İnme Riski Araştırması yapıldı ve buna gore, hipertansiyonu olan kadın ve erkeklerde 10 yıllık inme riski Türkiye genelinde % 17, erkeklerde %21, kadınlarda ise % 15 olarak bulundu. Araştırma ekibinin başında olan olan Prof. Dr. Giray Kabakçı, "İnme olasılığı gruplarının dağılımı cinsiyete göre incelendiğinde, kadınların %50'sinin 10 yıllık inme olasılığının %10'dan daha yüksek olduğu görülmektedir. Buna karşın erkeklerde % 10'dan fazla 10 yıllık inme riski taşıyanların oranı %76'dır," dedi

Hacettepe Üniversitesi Kardiyoloji Ana Bilim Dalı'nda öğretim üyesi Kabakçı şu açıklamayı yaptı: "Dünya Sağlık Örgütü 'nün (WHO) verilerine göre inme (felç), Dünya'da kalp hastalıkları ve tüm kanserlerin toplamından sonra üçüncü sırada yer alan ölüm nedeni. Dünya'daki inmelerin üçte ikisi ise az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde görülmektedir. İnmeye bağlı ölüm oranının 2020 yılında özellikle yaşlanan nüfüsun ve az gelişmiş ülkelerde sigara içme alışkanlığının artması nedeniyle iki katına çıkacağı tahmin edilmektedir. İnmeyi oluşturan değişik risk faktörleri vardır, ancak günümüzde tüm inmelerin % 62'sinden yüksek tansiyon sorumlu."

Çalışma süresince 7 bölgede, 22 ilde ve 39 merkezde, 15 bin 200 anket formu dahiliye uzmanı veya kardiyolog olan hekimlere dağıtıldı. Tamamlanan anket sayısı çalışma sonunda 7131 idi. 54 yaşın üzerindeki hastalarda toplam 6790 kişinin hasta değerlendirme formu istatistiksel analize alındı. Bu sayıdaki bir dağılım Türkiye genelini yansıtacak şekilde toparlandı.

Hipnoz, anestezinin yerini alabilir mi?
Son yıllarda bazı ameliyat hastaları anesteziye alternatif olarak hipnoz ile uyutuluyor. Özellikle anestezik ilaçlara alerjisi olan hastalarda hipnozun anestezi kadar etkili olduğu görülüyor.

Londra'daki Middlesex Hastanesi'ne kalça kırığı ameliyatı olmak üzere yatan Shelley Thomas adındaki 53 yaşındaki hasta, ameliyattan önce bekleme odasına getirildi. Bu ameliyattan önce hastalara genellikle uyuşturucu ve sakinleştirici bir ilaç karışımı verilir. Ancak Thomas'a ilaç verilmedi. Bunun yerine hastadan sakin bir şekilde sedye üzerinde uzanması ve terapistin talimatları uyarınca derin nefesler alması istendi. Thomas sesli olarak sayıyordu: "Yüz, derin uyku; 99 daha derin uyku; 98...."

"95'e geldiğim zaman sözcükler ve sayılar kaybolup gitti" diye konuşan Thomas, "Çok garip bir şekilde her şey karardı" diyor.

Birkaç dakika içinde tam anlamıyla ipnotize olan Thomas ameliyathaneye alındı. Burada anesteziye gerek kalmadan 30 dakika süren bir ameliyat geçirdi.

Binlerce hasta

İpnozu uygulayan terapist ameliyat boyunca Thomas'ın başından ayrılmadı. Bu sürede sürekli olarak hastasının trans durumunu kontrol ederek, rotasından çıkma durumunda hastanın zihnini yeniden odaklıyordu.

Thomas'ın yaşadıkları sıradışı bir olay değildi. 1990'lı yılların başlarından bu yana binlerce ameliyat hastası hipnozu tercih etti Ğkimi bu yöntemi anestezinin yerine, kimi de anestezi ile birlikte tanmamlayıcı olarak-.

Bu uygulama fıtık onarımından tümör çıkartılmasına dek çok çeşitli ameliyatlarda kullanıldı.

Belçika'daki LiŽge Üniversite Hastanesi'nden Dr.Marie-Elisabeth Faymonville'nin önderliğinde bir grup doktor, 5.100 ameliyat hastasını hipno-yatıştırma denilen bir teknik ile uyuttu.

Faymonville'in geliştirdiği bu teknik genel anestezi, lokal anestezi ve orta şiddetteki sedatiflerin yerine kullanıldı. "Hastalar bunun çok özel bir deneyim olduğunu söylüyor" diye konuşan Faymonville, "Şimdi dünyanın dört bir yanından hastalar bize başvuruyor" diyor.

Hipnozun tarihçesi

Hipnoz ilk kez 1845 yılında Hindistan'da ameliyatlarda anestezik olarak kullanıldı.

Ancak bir yıl sonra eterin ortaya çıkması ile terk edildi. Uygulama, onlarca yıl, yalnızca sihirbazların uyguladığı bir salon gösterisi olarak arada sırada gündeme gelmesinin dışında bir kenara atıldı.

1958 yılında Amerikan Tabibler Odası tarafından tıpta ve dişçilikte kullanılması yasaklandı. O tarihten sonra doktorlar, yalnızca migren, depresyon, endişe ve kronik kanser ağrıları gibi hastalıkların yol açtığı rahatsızlıkları hafifletmek için hastalarını hipnotize ettiler.

Avrupa'da başladı

Ameliyatlarda ipnozun kullanılmasını Avrupalı doktorlar başlattı.

Hipnoza duyulan bu ilginin nedenlerinden biri, hipnoz ile uyutulmanın yol açtığı yan etkilerin, anestezi ile uyutmanın yan etkilerinden daha az olmasıydı.

Faymoville'e göre hipnotize edilmiş hastalar, anesteziye oranla yüzde 1 oranında daha az ilaç kullandıkları için bulantı, yorgunluk, koordinasyon bozukluğu ve zihinsel bulanıklık gibi yan etkilere hedef olmuyor.

1999 yılında tiroid hataları üzerinde yapılan bir çalışmada, Faymoville hipnoz ile uyutulmuş tipik bir hastanın ameliyattan 15 gün sonra işine dönebildiğini, oysa genel anestezi altında ameliyat olmuş hastaların ortalama 28 günde iyileştiğini saptadı.

Yeni uygulamalar

Bu arada ileri tarama teknolojilerinden yararlanarak yapılan çalışmalarda hipnozun ağrıyı nasıl durdurduğu da netlik kazandı. İki yıl önce "Regional Anesthesia and Pain Medicine" isimli tıp dergisinde yer alan bir çalışmada, ipnozdan önce ve sonra ağrı eşiğinde görülen farklılık araştırıldı.

Bu çalışmada Iowa Üniversitesi'nden Dr. Sebastian Schulz-Stübner, 12 sağlıklı denekte ısı-üreten bantlardan yararlanarak ağrı eşiğini ölçtü.

Daha sonra, hastalarını hipnoz ile uyutup, yeniden acı veren bantları vücutlarına yerleştirdi. 12 deneğin tümü ağrının ya tamamen geçtiğini ya da çok azaldığını bildirdi.

Deneklerin beyin taramalarındaki farklılar da dikkat çekiciydi. Tipik bir ağrı sinyali, beyin sapından ilerlerek orta beyinden kortekse uzanan rutin bir yol izler.

Ağrı burada bilinçli bir duygu olarak ortya çıkar. Schulz-Stübner'in çalışmasında hipnotize edilen grubun korteks altı beyin faaliyetleri ipnotize edilmemiş hastalar ile benzer bir seyir izlerken, primer duyusal kortekste en ufak bir faaliyet saptanmadı. Ağrı sinyali orta beyinden bilince geçiş yapamıyordu.

Amerika'da uygulama

Bu yeni bulgular, Amerikalı doktorların da bu uygulamaya ilgi göstermesine yol açtı. Özellikle anestezik ilaçlara alerjisi olan hastalar hipnoz ile uyutulmaya başlandı.

Stanford Üniversitesi, Psikiyatri ve Davranış Bilimleri Bölümü'nden Dr. David Spiegel, Parkinson hastalarını hipnotize ederek beyinlerine "derin-beyin elektrotları" yerleştirmeye başladı. Bu uygulamada hastanın sakin ve bilinçli kalması gerekir.

Ayrıca mesane kateteri takılacak olan çocuklarda endişe düzeylerini düşürmek için bileklerine takılan balonlarla en sevdikleri yerlere uçacakları telkin edilir.

Iowa'da Schulz-Stübner, epidural gibi ameliyat öncesi sinir engelleyicileri verilirken hastalarını endişe ve acılarını azaltmak için hipnotize ediyor. Schulz-Stübner'e göre, hipnozun teskin edici etkisi tüm ameliyat boyunca devam edebiliyor.

Sakıncaları

Time dergisinde yayımlanan yazıya göre, ancak hipnozun en ateşli savunucuları bile bu tekniğin ilerde anestezinin yüzde yüz yerini alacağını söyleyemiyor. Bir kere, herkes hipnotize edilemiyor.

Spiegel'e göre hastaların yüzde 60'ı bir dereceye kadar hipnotize edilebiliyor; yüzde 15'i de istenilen düzeyde uyutulabiliyor. Geriye kalanlar ne yazık ki hipnoza tepki vermiyor.

Dahası, pek çok hasta ameliyattan önce tam anlamıyla uyutuluyor. Bunu doktorları değil, genellikle kendileri tercih ediyor.

Schulz-Stübner, "İnsanlar acı duymak veya herhangi bir ses duymak istemiyorlar. Ameliyat sırasında tamamen biliçsiz kalmayı tercih ediyorlar" diyor.

Matematiğin kökleri nereye uzanıyor?
Beyinde, çocukluktan itibaren matematiksel bağlantıları anlamamızı sağlayan bir bölge saptandı. Duke Üniversitesi'nde Jessica Cantlon yönetiminde çalışan araştırma ekibi, dört yaşındaki çocuklarla yapılan ilk sayı testlerinde bile, yetişkinlerin matematik problemlerini çözerken etkinleşen beyin bölgelerinin etkinleştiğini buldular.

Araştırmacılar sekiz çocuğun ve on iki yetişkinin beyin etkinliklerini manyetik rezonans tomografisiyle incelerken, deneklerden farklı büyüklükte obje kümelerine bakmaları istenmiş. Ekranda örneğin ilk önce 32 daire, daha sonra 64 daire görünüyordu.

Gerek dört yaşındaki çocuklarda gerekse yetişkinlerde sağ alın lopundaki bir bölgede etkinlik motifi belirmiş.

Bilim adamları kümelerin ve sayıların kavranmasına dayanan ilk matematiksel yetiler bu bölgede gelişiyor diyorlar. Yetişkinler zor problemleri çözerlerken de aynı bölge etkinleşmekte.

Araştırmacılar deneklere örneğin üçgen gibi farklı biçimlerde objeler de gösterince, beynin etkinleşen bölgesinde objelerin miktarı değil biçimlerinin değerlendirildiğini saptamışlar.

Konuyla ilgili ayrıntılı araştırma yazısı Plos Biology dergisinde (http://biology.plosjournals.org/perlserv/?request=index-html ) yayımlandı.

Okyanuslarda köpekbalıkları devriye gezecek
Okyanusta sinsice dolanan, belli belirsiz elektrik sinyallerini algılayıp en ufak bir koku aldığında hiçbir özelliği olmayan derinliklerde saatlerce dolanan bir köpekbalığının kafasından geçenleri okuyabildiğinizi düşünebiliyor musunuz?

Köpekbalığının beynine yerleştirilen elektronik aygıtlar sayesinde böylesine akılalmaz bir düş çok yakında gerçek olabilir. Pentagon tarafından desteklenen bir proje kapsamında, bilim insanları köpekbalığının beynindeki sinyalleri uzaktan kumanda sistemiyle devinime geçiren, bir olasılıkla da duygularını ele verecek sinirsel bir aygıt geliştirdiler.

Araştırmacılar bu yöntemle hayvanların davranış biçimlerini etkileyebilecek ve denetleyebileceklerine inanıyorlar. Şubat ayının sonlarında Honolulu'da yapılan Okyanus Bilimleri Konferansı kapsamında sunulan projenin daha da tartışmalı özelliğiyse, yöntemin köpekbalıklarının okyanusları gizlice tarayıp, elektrik sinyallerini ve kimyasal izleri belirlemesini sağlamak amacıyla kullanılması.

Araştırmacılar köpekbalıklarının devinimlerini uzaktan kumandayla yönlendirmek suretiyle hayvanları gemilerin izini süren casuslara dönüştürmeyi tasarlıyorlar.

Hayalet koku

Sinirsel protezler hayvanın beynine yerleştirilen ve belli işlevsel bölgeleri devinime geçiren bir dizi elektroddan oluşuyor. Boston Üniversitesi dirimbilimcilerinden Jelle Atema ve öğrencileri bu aygıtları havuzdaki köpekbalığını hayalet bir koku aracılığıyla "yönlendirmek" amacıyla kullanıyorlar.

Köpekbalığı suda dolanırken, araştırmacılar bilgisayardan balığa iliştirilen antene bir radyo dalgası gönderiyorlar. Bunun üzerine elektrotlar beynin koku alma bölgesinin sağını ya da solunu devinime geçiriyor. Köpekbalığı, ilginç bir koku almışçasına, sinyale tepki olarak devinime geçen yöne hafif bir fiske atıyor. Sinyal ne denli güçlüyse, fiske de o denli sert oluyor.

Hayvanları bu yolla denetlemeye çalışan yalnızca Atema ekibi değil. New York Üniversitesi Sağlık Merkezi'nden John Chapin de fareleri yönlendirmek amacıyla benzer bir yöntemden yararlandı.

Farelerde denendi

Chapin'in protezleri farelerin beynindeki bıyıklarla bağlantılı bölgeyi devinime geçiriyor. Böylece, fareler gıdıklandıkları yana dönüp onlara dokunanın ne olduğunu anlamaya çalışıyorlar.

Chapin farelerin beynindeki haz merkezini uyararak onları ödüllendiriyor. Bu ödül sürecinden yararlanarak onları, söz gelimi plastik bomba bileşimi olan RDX gibi bir kimyasalın kokusunu aldıklarında 10 saniye durmalarını sağlayacak biçimde eğitiyor.

Atema ise aygıtları köpekbalıklarının kimyasalların izini nasıl sürdüklerini araştırmak amacıyla kullanıyor. Köpekbalıklarının koku alma duyularının son derece güçlü olduğu çoktandır bilinmekle birlikte, onların bu yetenekten nasıl yararlandıkları konusuna kesin bir açıklama getirilemiyor. Atema köpekbalığını uyuşturmak yerine, onu denizde yüzerken incelemenin çok daha yararlı bilgiler sağlayacağına inanıyor.

Beyne mikroçip

Hayvan davranışlarını inceleyen başka araştırmacılar da deneklerini laboratuvar ortamının dışına çıkartıyorlar. Maymunların beyin sinyallerini belirleyen bir aygıt geliştiren Washington Üniversitesi araştırmacılarından Jaideep Mavoori takla atan bir maymunun sinirsel etkinliğini ilk kez kendi ekibinin kayda geçirdiğine inanıyor.

Mavoori'nin geliştirdiği aygıt beynin bir bölgesindeki devinime tepki olarak öteki bölgesinde de bir uyarı yaratabiliyor. Aygıt sinirsel sinyalleri yorumlayabilen ve buna bağlı olarak beynin bir başka bölgesine ya da kasa ileti gönderebilen bir mikroçip de içeriyor.

Araştırmacılar bu deneyler sırasında özellikle köpekbalıklarının sağlığıyla ilgileniyorlar. Yabanıl olmaları nedeniyle bu canlıların kolayca yorulabileceklerine, bu yüzden onları yormamak için araştırma sürelerini kısaltmak zorunda kalabileceklerine dikkat çekiyorlar. Ne var ki, bu kısıtlamaya karşın, uzaktan kumandalı köpekbalıklarının sondaj aygıtlarına kıyasla çok daha üstün özelliklere sahip oldukları belirtiliyor.

Doğanın bütün gizleri henüz bilinmiyor
Doğada hálá araştırılmamış gizler var. Bilim adamları bu yüzden durmadan yeni böcek veya örümcek türleri keşfediyorlar. Ama bazen hiç kimsenin görmediği daha büyük tuhaf canlılar da bulunuyor.

Bir tahmine göre dünyada 30 milyon hayvan türü yaşamakta. Bunlardan birçoğu uzun süre gizli kalmıştır.

Aslında bu pek de şaşırtıc

Créer un site gratuit avec e-monsite - Signaler un contenu illicite sur ce site